19 Ekim 2010 Salı

Ziyan- Hakan Günday

 

Genç romancı Hakan Günday'ın Ziyan romanını belki kitabın kapağını hiç sevmediğimden olumsuz bir önyargı -kesinlikle önyargı- ile elime aldım. Okuyacak daha iyi bir seçeneğim olmadığından okumaya başladım. Aslında underground romancı olarak tanımlanan Hakan Günday'ın ses getiren diğer romanlarını -Kinyas ve Kayra (2000), Zargana (2002), Piç (2003), Malafa (2005), Azil (2007)- okumamıştım. Hatta merak bile etmemiştim. Peki bu önyargı nerden geliyor hiç bilmiyorum. Ama yukarıda gördüğünüz kapak bence kesinlikle bir felaket. Fazla mesaj kaygılı olduğu için mi, içeriğe dair ipucu ötesi bilgi verme isteği taşıdığından mı yoksa iç sıkıcı derecede anlamsız karanlığından mı bilemem ama gerçekten kötü bir kapak tasarımı. 

Kapak tasarımını bir kenara bırakırsak romanda, doğuda dondurucu soğukta askerlik yapan bir erle Atatürk'e suikast teşebbüsünde bulunduğu gerekçesiyle idam edilen tarihi gerçek kahraman Ziya Hurşit'in gerçeküstü karşılaşmasını anlatılıyor. İyi bir aileden gelen, Fransızcayı çok iyi konuşabilen, üniversiteyi hayatının anlamsızlığını keşfederek bırakan kısacası elindeki pek çok fırsatı tepme tercihini seçen asosyal bir kaybedenin, hayatını inandığı ideal uğruna feda eden Ziya Hurşit'le buluştuğu ve özdeşleştiği an hikayeyi ilginç bir roman yapıyor. 

Yeraltına roman diline çok aşina olmamama rağmen romanın erin dilinden anlatıldığı kısımlar gerçekten çok akıcı ve vurucu. Zorunlu askerliğe ilişkin bilindik ve sıradan eleştiriler toplum dışı asosyallik sınırında yaşayan bir erin dilinden ve toplum içinde olmanın tek gerçek olduğu kışla ortamında anlatılması gerçekten çok etkileyici. Hayata dair korkuları olan bir kaybedenin delirme sınırında kazandığı cesaret ve ikilik hem askerliği hem toplumsal hayatı hem de bireyin yalnızlığını çok güzel bir biçimde aktarıyor. Hayatın ve toplumun bireyi boğan anlamsızlığına sıkıcılığına yönelik öfke kahramanın korkuyla birlikte yaşadığı en net duygu. Ve yazarımız bu duyguyu okuyucuya başarılı bir biçimde geçiriyor.

Tamamen mantığa dayanan, düz ve statik bir gerçeklikle tüm hayatın emirlerle aktığı noktada askerlik esnasında "ışığı kapat, kıyafetini düzelt" gibi emirlerin arasında gerçekliğin yok olmaya başlayıp hayalle-gerçek arasındaki arafta yaşayan erin ruh hali edebiyatın nimetleriyle o kadar iyi aktarılıyor ki okuyucu olarak erin intihar noktasına geldiği her delilik anına hak veriyorsunuz. İşte bu nokta donma noktası hem gerçek anlamıyla hem de bilincin donduğu, hayalin bile öldüğü sembolik anlamda.  


Ancak zorunlu askerliğe dair sıradan eleştirilerin kitabın bazı yerlerinde "bilgi verme" ve "mesaj yollama" kaygısıyla kurguyu bir bıçak gibi kesip hikayeden kısa kopuşlara neden olduğunu söylemek zorundayım. Tam askerlik sırasında yaşanan karamsarlığı ve delilik halini birebir yaşadığınız anda roman kahramanına " Zorunlu askerlik hizmeti, emek, zaman ve kaynak israfıdır. Erlik, derhal bir meslek statüsü kazanmalı ve profesyonel ordunun bir parçası haline gelmelidir." türünden laflar ettirmek gerçekten hem roman sanatına hem de kahramana haksızlık oluyor. Romanın gücünü ve akıcılığını altüst edip sıradanlaştırıyor, sanatsal değerini düşürüyor. Türk dizilerinde aptal seyirciye "Hani siz anlamamışsınızdır. Burada ailenin kutsallığına vurgu yapıyoruz" der gibi her gelişmenin kahramanlardan birinin ağzından ders verir nidada ve didaktiklikte özetlenmesi gibi. Kitap kapağındaki gereksiz mesaj kaygısının tıpatıp aynısı sözünü ettiğim.

Romanın fantastik gerçek kahramanı Ziya Hurşit'in erle ilk karşılaşmalarındaki şaşkınlık ve öfke, korku ve tedirginlik yüklü kısımlar romanın edebi yönünün belki de en güçlü olduğu bölümler ancak roman ilerledikçe Ziya Hurşit'in ağzından okuyucunun biraz da tarih bilgilerini artıralım niyetiyle verdiği bilgiler yine aynı yavan dile maruz kalma sonucunu doğuruyor. Hikayeden yeniden kopuşlar yaşanıyor. Bir diğer eleştiri de Ziyan'ın tam bir erkek romanı olması olabilir. Bu durum kuşkusuz seçilen konudan kaynaklanıyor ama yine de bir kadın olarak romanda sözü geçen tüm kadınların nesneleştirilmesi beni rahatsız etti. 




Bu arada romanın ismi  Ziya Hurşit’in sevgilisine yazdığı mektupları “Ziya’n” diye imzalamasından geliyor askerlikte harcanan zamanın "ziyan" olduğunu falan kastetmiyor sanırım!!
 
Hakan Günday külliyatı içerisinde ne kadar başarılıdır bilemem ama Ziyan hikayede, anlatımda ve zaman zaman kurguda okuyucuyu rahatsız edebilecek unsurlar  içerse de sunduğu farklı üslup için bile okumaya değer. Ben diğer romanlarını da okuyup yazarla ilgili kanaatimi güçlendirme niyetindeyim. Öte yandan, askerliğe ilişkin en ufak bir eleştirinin bile bedelinin çok ağır olduğu bu ülkede böyle bir roman yazmak da yazarın delilik sınırındaki cesareti sanırım.  

Doğan Kitap, 2009, 352 sayfa, 17 YTL 

6 Ekim 2010 Çarşamba

Manzara'dan Parçalar - Orhan Pamuk

Edebiyat




Baştan söyleyeyim, Orhan Pamuk'un romancılığına hasta olmuş bir kişiliktir karşınızdaki. Her romanını bir solukta okuyup, onunla aynı dili konuşup, aynı atmosferi soluduğu için kendini mutlu, onunla aynı topraklarda doğduğu için şanslı hisseden ve hatta bu nedenle -çoğu zaman olmayan- milliyetçilik duyguları kabaran biriyim. Bu nedenle bu kitapla ilgili çok da  -hatta hiç- nesnel bir yorum yazamayacağımı söylemek isterim. 

Orhan Pamuk bu yeni kitapta, çocukluğundan başlayarak hayatını, babasının ölümünü, siyasi dertlerini, futbol oynarken ve daha da önemlisi romanlarını yazarken neler hissetiğini, sivri sineklerle mücadelesini, sevdiği yazarları, eski ressamları, kadınlarla ilişkilerini, erkeklik hislerini, berber maceralarını, deprem korkusunu, daha önce yayımlanmış birkaç röportajını, New York anılarını, annesinin sigara böreği tarifini, abisiyle ilişkisini ve bunun  dışında bazıları sıradan ama Pamuk anlatınca ilginç bir hale bürünen tecrübelerini içtenlikle okuruyla paylaşıyor. Düşününce bile heyecanlandığım bence Türk romancılığının belki de en şahane örneği Kara Kitap'tan yayımlanmayan bir küçük kesit, küçük bir çocuk gibi heyecanla oluşturduğu Masumiyet Müzesi projesinin gelişimi de var bu kitapta. Daha neler neler... 


Kısacası Pamuk'un hayat, sanat ve edebiyat hakkındaki denemelerinden oluşan ve tutkunu olduğu 1970'lerin İstanbul'u, Nişantaşı, Çukurcuma'yı anlatan bu kitabı, bu yönüyle ele aldığımızda ise pek çoklarına göre, bir tekrardan ibaret olabilir. Özellikle de Öteki Hayatlar başta olmak üzere yazarın tüm kitaplarını okumuş biri için. Pamuk bu kitapta yeni birşey söylemiyor ve İstanbul takıntısını da göz önünde tuttuğumuzda hatta Pamuk artık yalnız bu konuları yazıyor da diyebilirsiniz. Bunun ben de farkındayım ama hiç önemli değil, çünkü Pamuk her daim yeni bir ifade, harika bir duygu ile sizi sarsabilir. Temcit pilavı gibi aynı konuyu döndürüp dolaştırıp anlatsa bile ben hiç usanmadan "Biraz daha anlat, biraz daha anlat" derim. Pamuk'un şahane anlatımını, hissettiği ve aktardığı duyguyu okuyucusuna aktarma gücünü onu okumayan bilemez, anlayamaz. 

Sıkı bir Pamuk hayranı olarak bu kitapta en çok neye vuruldum derseniz ise cevabım kitabın bana Orhan Pamuk'un oturma odasında sohbet ediyormuş izlenimi vermesi ve yazarı en insan haliyle aktarmasıdır. Ve ciddi, ağırbaşlı, çekingen asosyal bir çocuğa benzeyen dış görünümünün ardında hayalperest, şaşkın, yaramaz ve heyecanlı başka bir çocuğun saklandığını göstermesi. Roman yazma tutkusunu ve hatta takıntılı aşkını okuyucuya geçirmesi, hiçbir cemaate ait olmama haklı mücadelesini paylaşması, suçluluk duygusunu, garipliklerini ve yalnızlığını paylaşması. Yani Orhan Pamuk'a ve romancılığına dair ayrıntılar, beni daha da meraklandıran yüzlerce ayrıntı... Kaynağından dedikodular, yazarla paylaşılan ortak takıntıları mutlulukla keşfetmek. Hayatını yazmaya adamış, bu nedenle her gün yalnızlaşmış bir adamın hayatının satır aralarında kimsenin anlayamayacağı sırlar bulmaya çalışmak. Benim kitabı elimden bırakmamamı sağlayan sebepler bunlar.




En kişisel sebep ise beni yazma konusunda teşvik etmesi, cesaretlendirmesi, sanki satır aralarında bana "yaz, yaz, yaz" diye mesajlar yollaması. Benim de içimden ona "evet, yazacağım"  cevabı vermem.

Bu arada, daha az önce okudum. Orhan Pamuk kitabıyla ilgili Banu Güven'e verdiği röportajında, "Önemli olan aslında kimliğimiz değil, insanlığımızdır. Evet, insanlığımızla kimliğimiz birbirine yakındır; ama, insanlığımızın kimliğimizi aşan bir yanı vardır. Tarihe olan borcumuz, insan olmaya olan borcumuzdan daha azdır" demiş. İşte bu ifadeler bile neden Orhan Pamuk'un benim yazarım olduğunun ve yazdığı her satırın okunması gerektiğinin en net kanıtı. 

Sözün kısası, bu kitabı Orhan Pamuk'la ilgili önyargılarından kurtulmak isteyen, bir yazarın hayatını merak eden, hayata, edebiyata, insani korkulara dair ilginç denemeler okumak isteyen, Pamuk'un insani yönünü tanımak isteyenlere şiddetle tavsiye ediyorum!

Son olarak, karamsarlığıma, çoğu zaman ruhumu kemiren suçluluk duygusuna ve dünyadaki her kötülükten sorumlu olduğum hissine aşağıdaki açıklamayı getirdiği için yazara teşekkür ediyorum.

 "Bazıları doğarken suçluluk duygularıyla doğuyor, bazılarının payına ise bu duygudan hiçbir şey düşmüyor. Doğuştan hiçbir suçluluk duygusu edinemeyenlerin tek korkusu var: Cemaatten ayrı düşmek. Bunun için herkes gibi düşünüp herkes gibi yaşamak yeter. Suçluluk duygularıyla doğanlar ise işlemedikleri suçlarla da dertlenir, yalnız yaşar, yeraltından ve romanlardan hoşlanırlar. Sonunda onların asıl suçu, duydukları bu suçluluk duygusu olur. Allahım, ben bunu niye yaptım demeye başladığımız zaman, daha yalnız ve daha zengin bir ruhsal hayat bizi bekler. Tasavvufla  ya da Dostoyevski ile biraz ilgilenenler, derin ve zengin kişiliğin "suçluyum" demekle kurulacağını bilirler."

İletişim Yayınları, Çağdaş Türkçe Edebiyat, 25 YTL

Dava - Franz Kafka


Edebiyata olan ilgimin ve romanlara olan tutkumun en önemli sebeplerinden biri de Doğu Avrupa edebiyatıdır. Ortaokul yıllarından beri takip ettiğim başta Dostoyevski olmak üzere Doğu Avrupalı ve Rus romancılar, edebiyatı sevmeme yardım etmenin yanı sıra kişiliğimin oluşumunda da büyük bir katkı sağladı.  

Franz Kafka'nın "Dava" romanı Doğu Avrupa romanının en güzel örneklerinden biri. Türkiye'den alışık olduğumuz absürd bürokratik süreçlerin en güzel örneğinin verildiği romanda, bir sabah hiç açıklanmayan sebeplerden ötürü tutuklanan Joseph K’nın hayret verici bir yargı süreciyle mücadelesinin kasvetli hikâyesi anlatılır. 
Yıllar önce okuduğum bu şahane romanının çizgi roman biçiminde yeniden yaratılmış  biçimini dün okudum ve bayıldım. Dünya klasiklerinin çizgi roman biçiminde yeniden okuyucuyla buluşması beni çok heyecanlandırdı. Bu müthiş romanı işinin ehli bir çizerin kaleminden yeniden okumak hem çizgi roman özlemimi giderdi hem de harika vakit geçirmemi sağladı. En baştan söyleyeyim, bu çizgi romanı okumanızı kesinlikle tavsiye ediyorum. Bu şahane uyarlama, romanı yeniden okumaya teşvik etmesi bakımından da önemli bir işlevi var. Ayrıca çizgi romanda kahramanımız Joseph K'nın Kafka'nın gerçek görüntüsünden esinlenerek çizilmesi bence çok iyi bir fikir. 
Biraz da "Dava"nın içeriğinden bahsetmek istiyorum. Eserde, bilinmeyen suçlamalar karşısında masumiyetini kanıtlama konusunda giderek umutsuzlaşan Joseph K'nın otoriter bürokrasiyle absürd savaşı anlatılıyor. Bilmediği bir suça karşı kahramanın kendini savunmak için çaldığı kapılar ve yaşadığı ilginç deneyimler etkileyici bir dille anlatılıyor. Eserde ince bir mizah anlayışıyla saçma bürokratik süreçlerle de alay ediliyor.

Kendisi de hukuk fakültesi mezunu olan Kafka, bu romanı hayatı boyunca çalıştığı Prag Sigorta Kurumu’ndaki işinden eve döndükten sonra, geceleri yazdı. Onun köhne profesyonel yaşantısıyla bu başyapıtında inşa ettiği muazzam bürokrasi hayaleti arasında bağlantı da olayın absürdlüğünün yanı sıra gerçekçiliğini de ortaya koyması bakımından büyük önem taşıyor. 

Kafka genellikle karamsar ve karanlık ortamlarda geçen absürd hikayeleri ince bir mizah anlayışıyla aktarır. Çizgi romanda da yazarın romanlarında oluşturduğu karanlık atmosfer başarılı bir biçimde oluşturulmuş. Ancak yazarın anlatım kıvraklığını ve oluşturduğu absürd olay örgüsünü daha iyi görmek için romanlarını okumak şart. Kafka'nın eserlerinin en önemli özelliği neden-sonuç ilişkisine yer verilmemesi ve okuyucunun olayları tam olarak kavrayamaması. Bu eser de bunun güzel bir örneği. 

'Dava’nın çizgi romana uyarlama sürecinde iki önemli usta görev almış. İlki Fransız sanatçı Chantal Montellier, diğeri ise bir Kafka uzmanı David Zane Mairowitz. Chantal Montellier Fransa’nın önde gelen “bande dessinée” sanatçılarından. Yazar David Zane Mairowitz ise aynı zamanda oyun yazarı, radyo yönetmeni ve çevirmen. Çizgi romanın çevirisi ise sinema yazarı ve çevirmen Kutlukhan Kutlu'ya ait. 

Kafka'yla ilgili bir iki önemli bilgi daha vermek isterim. Hristiyan bir toplumda Yahudi, Almanca yazan bir Çek olan ve sigortacılık mesleği yüzünden  yazmaya vakit ayıramamaktan şikayet eden Kafka'nın hayatı da aslında eseri kadar absürd. İşi nedeniyle gece geç saatlere kadar oturup zor şartlarda eserlerini kaleme alan bu önemli şahsiyet, romanlarını yayımlamak amacıyla yazmıyordu. Bu nedenle 40 yaşında tüberkülozdan ölmeden önce Kafka, yakın dostu gazeteci Max Brod’dan kendisi öldükten sonra tüm eserlerini yok etmesini istedi. Ancak dostu Kafka'nın bu son isteğini yerine getirmeyerek, edebiyat severlerin bu şahane yazarla tanışmasını sağladı. Kafka’nın diğer iki romanı 'Şato' ve 'Amerika' da Kafka hayattayken yayımlanmadı.



















NTV Yayınları, Çizgi Roman Dünya Klasikleri serisi, 10 YTL 

24 Ağustos 2010 Salı

Muz Sesleri- Ece Temelkuran

 Ece Temelkuran, kalplerin yağmalandığı yerden anlatıyor hikâyesini; Ortadoğu’dan. Bizden alıp döküntülerini iade ettikleri hikâyelerimizi geri almak için… Aşklarımızı, acılarımızı, haysiyetimizi… Yağmalandıkça kapattığın kalbini aç şimdi. Çünkü bu senin hikâyen. Sen de Ortadoğulusun!

Şimdiye kadar sadece köşe yazılarından tanıdığım Ece Temelkuran'ın ilk romanı Muz Sesleri bu iddialı tanıtım yazısıyla merakımı uyandırdı. Yeni romancı keşfetme arsızı olarak hemen edindim. Temelkuran'ın romana ilişkin mülakatları da hikayeye yönelik merakımı körükledi. Baştan söyleyeyim büyük bir beklentiyle aldım elime kitabı. 

Daha başlarken ilk olumsuz eleştirim kitabın kapağına. Ciltli kitap modası Türkiye'de sanırım iyice yerleşmiş. Bu tarz kapaklar kitabın çok önemli bilgiler ya da  hikayeler anlattığı izlenimi uyandırır bende. Belki de kutsal kitapların, dini kitapların, ansiklopedilerin, kaynak kitapların falan hep ciltli basılmasından kaynaklanıyor bu önyargı. Mülkiyet duygusu en çok kitaplar konusunda gelişmiş -fazlasıyla- biri olarak hoşuma da gider ciltli kitaplar. Eline alırsın, sert yüzeyinde parmakların dolaşır, resmine, başlığın harflarine dokunursun, koklarsın.. Güzel bir histir. Lakin, Ece Temelkuran'ın kitabının kapağı tam bir hayalkırıklığı. Başlık için seçilen karakterleri çok aramışlar mıdır merak ediyorum.. Hele bir muzla kavgaya hazırlanan yumruk çok abuk. Bir aşk romanına hem de Ortadoğu'yu kendisine anlatan iddialı bir romana hiç uymamış. 

 
Yazarının değimiyle iki buçuk aşkın anlatıldığı romanda, aşka dair birkaç afili cümle dışında dikkate değer hiçbir şey olmaması ikinci eleştirim. Roman sadece yazarının Beyrut'a duyduğu aşkı hem de çok net ve güzel bir biçimde aktarıyor. Ece Temelkuran'ın aidiyet duygusu olmayan insanların şehri olarak tanımladığı Beyrut'a olan aidiyetini şehirle iligili seçilen her kelimede hissedebiliyorsunuz okuyucu olarak. Ve Beyrut'un yazar için sadece bir şehir olmadığını da. Bu pek çok okuyucuya fazla kişisel gelebilir ya da Beyrut'a ilişkin kimi güzellemelerin romandaki akıcılığı bıçak gibi kesmesi de rahatsız edici olabilir ama ben romanda belki de en çok Beyrut anlatımlarını sevdim. Her ne kadar bu anlatım Beyrut'a hayali bir tur yapma imkanını tanımamış olsa da.
Romanı roman yapan nedir derseniz. Hemen herkes önce hikaye, sonra kurgu, kahramanlar der. Bu romanda da bu öğelerin hemen hepsi var ama yarım yamalak. Hikaye gerçekten anlatılmaya değer. Evsizlerin şehri, Ortadoğu'nun sürekli savaşla beslenen Paris'i ni bir Filipinli ile Suriyeli'nin gözünden anlatmak çok iyi fikir. Ama kurgu o kadar kopuk kopuk ki bir türlü hikayeye kendinizi kaptıramıyorsunuz. Gelelim karakterlere, bazı yönleri  çok gerçekçi olmasına rağmen hayalinizde bir türlü ete kemiğe bürünemiyorlar. 
Minyatür bir Beyrut olan eski apartmanın sakinleri roman kahramanları. Yoksullara dokunmamak için fazla ekmekleri kapının önündeki ağaca astıran apartmanın sahibi Zeynab Hanım, bunak kocası Hadi Bey, 82’de Şatila Kampı'nda ölen Filipinli annesinin ve Filistinli doktor babasının izini sürmek üzere Beyrut’a gelen hizmetçi Filipina, taksici Nasır ile karısı Ayşe, homoseksüelliğini reddedip, her gün başka bir kadınla ömür çürüten Jan, Filipina’ya aşık olan Suriyeli kapıcı Marwan, Ermeni kızı palyaço Setanik ve sevgilisi Filistinli Wissam. Romanın Oxford kısmında, eski sosyalist bir babanın kızı olan ve Ortadoğu üzerine bir tez hazırlayan Deniz ve kafası karışık sevgilisi Deniz'i kalıba sokmaya çalışan fazla "Batılı" fazla "düzgün" Tunç ve bu apartmanın hikayesini yazmaya kararlı Batının kimlik takıntısına takık Deniz'in yeni aşkı Ziad. 
Roman kahramanlarını ilk akla gelen özellikleriyle bu şekilde yanyana sıraladığımızda "Of be ne zengin kadro varmış romanda" hissi uyandırabilir ama bu karakterlerin hemen hemen burada aktardığım özelliklerin içine hapsedildiğini söylemek zorundayım. Roman karakterlerinin hiçbir derinliği yok. Sanki karikatürize edilmiş tüm kahramanlar ama o da olmamış. Sanki henüz olgunlaşmamış ama leziz olacağı her halinden belli olan bir meyvenin ham halinin tadını bırakıyor ağzınızda.
Karakterleri güdük kalmış bu romanda "Beyrut hikayeler şehri ve amacım hikaye anlatmak" diyen yazarın esasında güzel olan hikayenin içini biraz boşalttığın da acı ama gerçek. Romanın en güzel kısımları ise Doktor Hamza'nın kızı Filipina yazdığı mektuplar. Sanki Temelkuran sadece bu kısım üzerine kafa yormuş, bu mektupları incelikle düşünmüş gibi.  


Yukarıda sıraladığım tüm eleştirilere rağmen asıl tuhaf olanı romanda beni gülümseten, şaşırtan ve ürperten kısımların da olması. Belki de bu kitap bir roman değil de kimileri çok akıllıca yazılmış aforizmalar kitabı. Deniz'in Batı'ya ve hatta Oxford'a ilişkin düşüncelerini beğendim. Batılı şehirlerin insanı daraltan, hapseden düzgünlüğü, temizliği, öngörülebilirliği ve tamamlanmışlığı Oxford betimlemelerinde çok güzel aktarılmış. Batılıların sorunları, aşkları ilişkileri eşit parçalara bölerek anlama ve çözümleme takıntısı, kimlik bunalımı ve kimliksizlik özlemi. Bir Türk'ün hele de bir Türk kadının kendini Batı'da Doğulu değil Batılı, Doğu'da da Doğulu hissetmesi ya da bu ikisini çok hissedememesi... Kitabın beni etkileyen kısımları bunlar oldu işte. Sırf bu yüzden de okunmaya değer benim için. 

Ece Temelkuran bazı düşünceleri kısa cümlelerle çok çarpıcı bir biçimde anlatma konusuna çok başarılı. Ama iyi bir roman için çok daha fazlasını yapabilmeli. Başta iyi bir kurguyla, akıcılık olmazsa olmaz. Şimdi düşündüm de Temelkuran'ın köşe yazıları da romanı gibi. Çoğu birbirinden kopuk fikirlerin sıralandığı akıcılık sorunu yaşayan metinler. Ben aslında onun köşe yazılarını da kısa çarpıcı ifadelerle oluşturduğu birkaç cümle için okuyurmuşum, meğersem...



19 Ağustos 2010 Perşembe

İstanbul Hatırası - Ahmet Ümit

İstanbul... Doğduğum şehir değil belki ama hamurumun yoğrulmaya başladığı, şimdiki varlığımın oluşmasındaki en kritik aktörlerden biri. İstanbul, benim şehrim. Aşık olduğum, aşkı bulduğum ve aşkla ayrıldığım şehir.. Aidiyet duygumu ne yazık ki yitirmeye başladığım son dönemde kendimi hala ait hissettiğim kaotik güzellik. Kaosun en güzel harmanlandığı büyük doluluk, boşluk ve hiçlik. Havasını soluduğum, bakımsız sokaklarında amaçsız uzun uzun yürüyebildiğim için kendimi ayrıcaklı hissettiğim yer. Son günlerde keşke orada olsam da atsam kendimi sokaklara; Sultanahmet'i, Sarayburnu'nu, Ayasofya'yı ayaklarımı yere sağlam basarak dolaşsam yine amaçsız, diye kıvandığım şehir. Bu hissi yaşatansa Ahmet Ümit'in İstanbul Hatırası isimli romanı. Tam bir İstanbul güzellemesi.. Bir aşığın maşukuna yazdığı bir aşk mektubu gibi. Ama polisiye roman kılığında.



İyi bir polisiye roman okuyucusu değilim aslında. Bu nedenle çok iyi bir eleştiri yapamayabilirim. Hikaye İstanbul'un Byzantion olan ilk adını aldığı bir kutsanma töreninin anlatılmasıyla başlıyor. Ardından günümüze kadar yedi tepeli şehrin tarihi mekanlarına bir bir bırakılan avuçlarında şehrin en önde gelen imparatorları adına bastırılmış madeni paralar bulunan cesetlerin sırrını araştıran başkomiser Nevzat ve ekibinin maceraları anlatılıyor. Tarihi yarımadanın farklı yerlerine bırakılan bu cesetlerin kimlikleri araştırıldığında ise bu kişilerin şehri en iyi tanıyanların başında yer almalarına karşın şehrin dokusuna ihanet eden insanlar olduğu ortaya çıkıyor. İstanbul'a ihanet edenlere karşı öfkeyle birlikte katillere hak vermeye başlıyor okuyucu içten içe. Peki katil kim? 

Açıkçası roman boyunca benim umrumda bile olmadı bu sorunun cevabı. Hiç de "katil kim olabilir acaba" diye durup düşünmedim. Oysa hikayedeki gerçek kişi sayısı o kadar çok, yazarın verdiği ipuçları o kadar netti ki, iyi bir polisiye okuyucusu katili şıp diye bulup, kitabı okumanın amacı ortadan kalkacağından yarısında bırakabilirdi romanı. 
 
Ben dediğim gibi hem polisiye roman türünden anlamadığımdan hem de ince ince dokunan binlerce yıllık tarihi şehri bu kadar aşkla anlatan romanın arka fonunun -bence baş kahramanı- İstanbul'un hikayesine odaklandım. Çoğu sıkıcı tarih kitaplarına taş çıkaracak bir bilgi birikiminin ürünü olan lezzetli satırların arasına daldım ve tarihte soluksuz bir yolculuğa çıktım İstanbul'da. Farklı İstanbullarla karşılaştım, şehrin önemli mekanlarının meydana geliş serüvenlerine kaptırdım kendimi. Şehrin sırrını çözmek o kadar keyifli geldi ki cinayetlerin oluşturduğu yap-bozu çözmeyi düşünmedim bile. Rüyalarımda hipodromda gladyatörler benim için karşı karşıya geldiler, yani o kadar söyleyeyim. Gördüğüm eski dönem filmlerinin kahramanları, eski İstanbul resimleri, dinlediğim İstanbul'a dair şehir efsaneleri, çeşitli dönemlere dair eski zaman tanrıları, tanrıçaları, çeşitli ülkelerdeki müzelerde gördüğüm tablolardaki olaylar, rüyalarıma girdiler arsızca. Kaosun içinde büyük bir cümbüş yaşandı bilinçaltımda. Tabi İstanbul'a adanmış müthiş şarkıların yaptığı fon müziği eşliğinde. Komiser Nevzat meğersem benim eski bir tanıdığımmış, Kral Byzantion'un kutsanma törenini tanrıçalarla birlikte gözyaşları içinde izlemişim. Daha neler... 

Evet, bu kitap "Şimdi İstanbul'da olmak vardı anasını satayım" dememe neden oldu, hem de defalarca.. Bir taraftan eski zaman serüvenlerini okurken bir taraftan da İstanbul'a ilk gittiğimde gezeceğim yerlere ilişkin güzergah belirledim kafamdan.. Topkapı Müzesini, Ayasofya'yı, Beyazıd'ı, Sultanahmeti, Eyüp'ü, Ayazma'yı, sarnıçları, Yedikule zindanlarını, Mimar Sinan'ın şaheserlerini ve tabi ki türbesini... Tüm tarihi yarımadayı artık gücüm yettiğince arşınlayacağım. Ama bu kez daha da bilinçli olarak. Araştırmacı romancılara büyük saygım vardır, bu noktada Ahmet Ümit'e teşekkür borçluyum verdiği nefis, doyurucu bilgiler için. Her sayfada bilmediğim ne çok şey varmış İstanbul'a dair bir araştırayım hissi yarattığı için. Bu saydığım bakımlardan çok başarılı bir esere imza attığı için de tebrik etmeliyim.  Bu arada bu kitap yabancı dile çevrilse İstanbul'a turist patlaması olabilir. Bunu da söylemeden geçmeyeyim. 



Gelelim Ahmet Ümit'in romancılığına. İlkin roman karakterlerinin biraz yüzeysel anlatıldığını düşünüyorum. İstanbul tarihine odaklanınca bazı noktalar gözden kaçmış sanırım. Örneğin, komiser Nevzat'ın İstanbul hayranı bir komiser olması ve çocukluğuna dair bilgiler güdük kalmış. Ben Nevzat karakterinin ailesini kendisine karşı hazırlanan bir suikastta kaybetmiş polis klişesine dayandırılmasına üzüldüm açıkçası. Yardımcı komiser Ali'nin Deliyürek, Zeynep'inse Arka Sokaklar dizisindeki güzel komiser Zeynep'i hatırlatan karakterler olmasına. Diğer karakterler de klişe kaçmış sanki bazı kahramanlar karikatürize edilmiş. Topkapı Müzesi müdüresi gibi.. 
Hikayeyle ilgili çok ayrıntı vermek istemem ama romandaki karakterlerin cinayetlere ilişkin değerlendirmeleri ve ruh çözümlemeleri ise bir roman için oldukça zayıf. Daha önce de söylediğim gibi bazı mantık hatalarına rağmen katili bulmak hiç de zor değil. Bu da polisiye romanların ruhuna aykırı değil miydi?

Hikayedeki tarihi öğeler ise yerli yerine otursa da bazı yerlerde gerilimi neredeyse tamamen yok etmiş. Benim kitabı okurken cinayetleri unutup İstanbul tarihine odaklanmamda da bir yanlışlık yok mu? 

Sözün kısası İstanbul Hatırası kitabı, roman olarak hele de bir polisiye roman olarak yetersiz kalsa da şahane bir İstanbul güzellemesi. Okumaya değer, bu kitabı okumak kesinlikle zaman kaybı olmaz. 
 

28 Nisan 2010 Çarşamba

Gerçek Dogville Türkiye'de yaşanıyor

Yedi aydır "Güzel ve yalnız ülkem"in çok uzağında Atlantik kıyısındaki bir masal ülkesinde yaşıyorum. Havası, doğası ve mekanlarıyla beni bir masalın içinde yaşatan bu ülkede belki aldığım her nefeste kendi ülkemi özlüyorum ve buranın karşısında tüm güzelliklerine rağmen kendi ülkemi yüceltiyorum.  Evimi yüceltirken burayı bu sevimli yeni evimi küçültmüyorum sanılanın aksine. Aslında gerçek evimi de bilmiyorum artık. İlk nefesten itibaren benim evim hepimiz başka noktalardan baktığı aynı gökkubbe değil mi? 

Ama son günlerde aldığım haberler beni tüm evlerimden soğuttu sanki. Rahat nefes almam biraz havanın ağırlığından biraz da duyduklarımın gördüklerimin etkisinden zorlaştıkça zorlaştı. Havada asılıp kalan toz zerreleri gerçekleri biraz daha kapatsa belki biraz daha iyi olur, belki de en kötüsü bu olur. Bilemiyorum. 

Dünya üzerinde göstermelik de olsa çocuklara özgü bir bayram olan tek ülkede çocuklara yaşatılan karabasan gördüklerim ve göremediklerim kanımı donduruyor. Masallardaki kötü kahramanlardan daha kötü bir gerçeklikte insanoğlunun belki tek mucizesine yaşatılan bu karabasan herşeyden önce insanlığımdan utanmama neden oluyor. Zalim gerçeklik değiştiremediğim varoluşumdan utanç duymama neden oluyor. 

Lars Von Trier'in 6 sene önce izlediğim insan doğasını yerden yere vuran Dogville filmini hatırlattı bana bu yaşananlar. Benim de ucundan son dönemini yakaladığım ahlakın, iyi insan olmanın, masum çocukların yüceltildiği ülkemde Siirt'te, Manisa, İzmir'de bilmediğimiz başka mekanlarda yaşanmış ve belki halen de yaşanan karabasanlar Dogville'dekinden çok daha iç karartıcı, çok daha gerçek. 2 ve 3 yaşında iki çocuğun hele de başka çocukların cinsel, fiziksel, ruhsal şiddetine maruz kalmasını kaldıramıyorum. Ya da başka bir noktada başka çocukların kendi ailesinde yaşamak zorunda kaldığı karabasana. Hele de koskoca bir kentin tüm insanlarının bu karabasana karışmasına, göz yummasına, desteklemesine, üstünü örtmesine. Ne yaman bir dayanışma bu böyle. 



Dogville'de 1930'lar Amerikasında bir kasabada insan doğasının değer yargılarını, hakkaniyetini, ahlakını, merhametini kendi keyfine göre nasıl ayaklar altına aldığı tüm çıplaklığıyla işleniyordu. Filmde beni altüst eden bir mesaj da kötülükleri maruz görmenin, anlayış göstermenin yanlışlığının vurgulanmasıdı. Bazı kötülükleri anlamaya çalışmak, affetmek, merhamet etmek kötünün içindeki kötülüğü daha da acımasız hale getirirmiş. Yaşadığımız gerçeklik de bunu göstermiyor mu? 

Bu gökkubbe altında yaşanan tüm kötülüklerden bir noktada hepimiz mesulüz. Görmediğimiz için, durduramadığımız için, engelleyemediğimiz için, yok edemediğimiz için, gücümüzün yetmediği için, yetemeyeceğini düşündüğümüz için, sessiz kaldığımız için, görmezden geldiğimiz için. En önemlisi de affettiğimiz için. İnsan olduğumuz ve daha da önemlisi olamadığımız için. Tüm kötülüklerin suç ortağıyız. Suçluyuz elimizden birşey gelmediği için ve gelmeyeceğini düşündüğümüz için.  İncittiğimiz tüm çocukların ahı hepimizin üzerinde.. Başka çocukları inciten çocukların suçu hepimizin suçu. Sezen "Masum değiliz" diyor ya eksik. Suçluyuz, suç ortağıyız. Olabilecek en adi suçun ortağıyız. Günahkarız. Siirt'teki o ilçede yaşayanlardan çok daha temiz değiliz. 

En kötüsü de, içime sindiremediğim en feci durum da Siirt'te bir ilçe dolusu insanının masum çocuklara yapılanları irenç bir dayanışmayla sürdürdüğünü ve üstünü örtmeye çalıştığını öğrendiğim ilk anda hissettiklerim. İnsanın nefesini kesen kötülüğü beynimin algılamasıyla onun gerçekliğini bir anda doğrulaması oldu. "Güzel ve yalnız" ülkemin insanının bu vahşi dayanışmasının gerçek olduğunu, olabilmesinin mümkün olduğunu hissetmek mide bulandırıcı değil mi? Keşke bu kadarı da doğru olamaz diyebilseydim.


16 Nisan 2010 Cuma

Marifetler

 

Roman okumak benim dolu zamanlarımı en güzel dolduran faaliyet. Çocukluğumdan beri hikayelerin dünyası benim en iyi vakit geçirdiğim dünyam. 13-14 yaşından beri özellikle geceleri uyumudan önce hikayelere dalmak, onlarla birlikte de uykuya dalmak benim en büyük tutkum, eğlencem. Her ne kadar bu alışkanlığımı son dönemde biraz kaybetmiş gibi olsam da. Ama hala birkaç sayfa okumadan uykuya daldığımda kendimi bir sorumluluğumu yerine getirmemiş gibi hissediyorum yani suçlu. Ne güzel. Okumayı en çok yatmadan önce seviyorum çünkü bir hikayenin hayaliyle kendi hayal dünyanın birleştiği anda uykuya dalmak şahane. Bu yüzden hikayelerin dünyasına "benim dünyam" diyorum. Yalnız bu durumdan önce anne-babam sonra ev arkadaşlarım ve şimdi de sevgilim çok hoşnut olmayabilir. Zira, çoğu gece elimde kitap yarı oturur yarı yatar bir durumda uyuyakaldığım için arkamı toparlamak onlara kalıyor. Elimdeki kitabı kaldığım yeri kaybetmeyecek şekilde almak, üzerimi örtmek ve ışığı kapatmak gibi..  

İyi hikayeleri, güzel bir dille, iyi oluşturulmuş bir kurguyla anlatan her türlü romanı büyük bir ilgiyle okurum. Ama eskiden beri bilimkurgu ve fantezi türüyle aram hiç iyi olmadı. Kendi standartlarımda ortalamanın üzerinde bir okuyucu olmama rağmen kült sayılabilecek fantezi romanlarını bile okumadım. Mesela Yüzüklerin Efendisi. Birkaç kez elime aldım ama 2 sayfa bile okuyamadan vazgeçtim. Masalları çok sevmeme rağmen büyüklere masallar anlatan bu yaratıcı ve zekice olduğunu düşündüğüm kitaplardan neden uzak durduğumu hala bilmiyorum. 

Bilim-kurgu ve fantazi camiasının tanrıça olarak nitelendirdiği Ursula Le Guin'in Marifetler isimli romanını dün bitirdim. Açık söylemek gerekirse okumaya başlamadan önce ben ne yazarı biliyordum ne de kitabın tam konusunu. Kitap kapağı arkasındaki tanıtım yazısını okudum ve evimden uzaktaki yeni evimde çok da altarnatifim olmadığından başladım okumaya. 

Kitapta küçük kabileler halinde yaşayan dağ topluluklarının sahip oldukları doğaüstü güçlerle  -yani marifetler- hayatta kalma savaşı ve bu savaşın ortasında hem marifetini hem de yaşam amaçlarını sorgulayan iki ergenin dünyasını anlatıyor. Marifet ise "Eğer savaşmazsan ele geçirilirsin, soyun sona erer. Marifetler bu işe yarar, verdiği güçler sayesinde"  cümlesiyle özetleniyor arka kapaktaki alıntıda.

Anarşist olarak tanımlanan Le Guin'in bu kitapta ova ile dağ toplumları arasındaki gerilimle köylü- şehirli arasındaki çatışmalara, farklı marifetleri olan topluluklar arasındaki arı soy yaratma çabasıyla ırkçılığa, marifetlerin özünde doğaya uyum sağlama ve düzeni koruma amacıyla verilmiş olabileceği savıyla insan ırkının hırslarıya mecbur olduğu doğaya açtığı savaşa dair mesajlar veriyor. Romancı tutarlı bir yerinde kendini konumlandırdığı ideolojisini de satır aralarında aktarıyor. Ancak bunu yaparken göze batmamaya, okuyucuyu sıkmamaya ve hikayesinin zenginliğine ve üslubunun rengine özen gösteriyor. 

Çocuk masallarında verilen mesajlardan çok daha ince düşünülerek verilen mesajlar bu masalın doğasını hiç bozmamış. Ben en çok bu yönünü sevdim Marifetler'in. Bir de feminist tanrıça Le Guin'in kadın kahramanlara hikayede verdiği kilit roller beni pek bir memnun etti. Hiç de sırıtmıyordu üstelik. 

Yazarın hayal gücünün çok güçlü olduğu muhakkak.  Özellikle Mülksüzler ve Yerdeniz serisi kült bilimkurgu romanları arasında gösteriliyor. Bu romanda da yarattığı dünya renkli ama benim beklentimi karşılamadı. Romanı okurken yazar hakkında edindiğim bilgiler ve hayalgücüne yönelik övgülerle yükselen beklentim tam olarak karşılanmadı. 

Yine de Marifetler okunmayı hak eden bir roman insanın doğayla küskünlüğünün yaratabileceği felaketleri düşündürdüğü için bile okunmayı hakediyor. Hikaye kurgusu da güzel.  Akıcılık sorunu yok. Peki beni bilimkurgu-fantazi türüne yakınlaştırdı mı? Bundan emin değilim ama Mülksüzler ile şansımı bir kez daha deneyeceğimi söyleyebilirim. En kısa zamanda.