Hakan Günday etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Hakan Günday etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

12 Kasım 2012 Pazartesi

Kinyas ve Kayra - Hakan Günday




Kinyas ve Kayra, son bir yıldır takibe aldığım Hakan Günday'ın ilk romanı. Yazar bu romanı yazmaya lise yıllarında başlamış ve kitabı 23 yaşında tamamlamış. Yeraltı edebiyatının ilk örneklerinden sayılan roman, kendilerine Kinyas ve Kayra isimlerini takan iki yeni yetme serserinin hikayesini konu ediniyor. Kitapta, hayatlarına bir anlam katamayan ve birbirleri dahil her şeyden nefret eden iki kaybedenin zihinsel ölüme yolculukları esnasında başlarından geçenler anlatılıyor. 

Roman; Kinyas, Kayra ve Hayat, Kayra'nın Yolu ve Kinyas'ın Yolu isimli üç kitaptan oluşuyor ve toplamda 531 sayfa. En baştan söyleyeyim çok zor okunan bir kitap. Sonsuzluğa uzanan devrik cümleler, karamsarlığın tarihini yazan Günday aforizmalarının bombardımanı ve tekrarlar, tekrarlar... Okuduğum yorumlara göre, roman Hakan Günday fanlarının kutsal kitabıymış, bu yüzden ilk cümleden olumsuz şeyler yazmak istemiyorum. Ancak kitabın bazı yerlerinde bırakıp gitmek istedim, diğer yandan bazı kısımlar su gibi aktı, sonra yine afakanlar bastı. Bana göre dengesizliğin uyumunu gösteren bir roman bu. 

Romanın başkahramanları hayatın anlamsız bir hiçlik (anlamlı bir hiçlik tabii ki var) olduğunu düşünerek farklı yollardan zihinsel ölüme doğru yola çıkıyorlar. Bu yolculukta -hem gerçek hem de mecaz anlamda- bir insan evladının yapabileceği tüm kötülüklerin ya aktörleri oluyorlar ya da seyircileri. Uyuşturucudan, beyaz kadına, cinayetten, şantaja, hırsızlıktan, kaçaklığa her türlü haltı yiyorlar. Kinyas ve Kayra zıt iki karakter aslında ancak aynı yolun yolcusu oldukları için hayatta en çok biribirlerini anlayabiliyorlar. Bu yazıyı yazmadan önce TDK'dan baktım Kayra yüksek tutulan birinden gelen iyilik, lütuf ve ihsan anlamına geliyor. Ancak Kayra, bitmez tükenmez bir şiddet eğilimi olan, vurdumduymaz, uykucu, çirkin ve çekilmez bir adam. Kinyas ise Kin ve Yas kelimelerinden türetilmiş bir isim. Bu kahramanımız ise yakışıklı, oldukça kırılgan, naif ve uykusuzluktan bitap düşmüş bir adam. Zıtlık ve denge demiştim daha önce galiba. Yazarımız gözümüze gözümüze sokmuş bunu kitapta daha karakter isimlerinden başlayarak. İnsanlıktan çıkmış birbirinin tersi bu iki kafadar yaşama karşı olan öfkelerinde birleşiyorlar ve biribirleri için vazgeçilmez oluyorlar. 

Hayatla savaştaki yolculuklarında Türkiye'den, Afrika'ya oradan da taa Kuzey Amerika'ya kadar yol alıyorlar. Günday'ı erkek karakterler oluşturmakta çok başarılı bulduğumu daha önceki yazılarımda da söylemiştim. Bu kitapta da bu durum değişmiyor. Ana karakterleri hem fiziksel olarak hem de yaşadıkları tüm bunalımlar, iç hesaplaşmalar ve diyaloglardaki gerçekçilikle ete kemiğe büründürmekte çok başarılı yazarımız. Ama ah o aforizmalar olmasa ya da en azından bu kadar çok olmasa, hayat çok daha güzel olabilirdi. Kitabın anlatımı bir ilk kitap için oldukça başarılı aslında ama kurguda acemilikler, özellikle son kısımda hikayeyi bağlama kaygısı hemen göze çarpıyor. 

Bu arada, Günday'ın okuduğum diğer iki kitabında da olduğu gibi bu kitapta da gerçek kişiler karşımıza çıkıyor. Bu kitaptaki sürpriz ise yazarımızın kendisi.

Anlatım, kurgu ve hikayeyle ilgili daha fazla itirazım var aslında ama bu kadarı yeter sanırım. Kinyas ve Kayra'da beni etkileyen şey ise romanın ya da yazarın mı demeliyim samimiyeti. Asi ilk gençlik yıllarında okunsa belki başucu kitabı bile olabilir. Sonuçta yazarımız da bu kitabı yazmaya ergenlik yıllarında başlamış. Kaç kişi 17 yaşında böyle bir hikaye kaleme alabilir ki. Romanın sadece samimiyeti nedeniyle bile okunmaya değer olduğunu düşünüyorum. İlk seferin günahı olmaz derler.

4 Ocak 2012 Çarşamba

Az - Hakan Günday




Yeraltı edebiyatının sevilen yazarlarından Hakan Günday'ı ben ilk Ziyan romanıyla tanıdım. Fanatik okurları kızacak belki ama okuduğum bu ilk Günday kitabı üzerimde müthiş bir etki yaratmadı. Yine de sert- karmaşık dili, akıcı anlatımı ve derin baş karakteriyle "Oley yeni bir genç romancı keşfettim" hissi uyandırdı bende ve takibe aldım. Ziyan'la gerçekleşen tanışmanın ardından yazarın büyük beğeni toplayan Kinyas ve Kayra ya da Zargana, Azil, Piç Malafa romanlarından birini okumalıydım belki ama ben tersten başladım ve son romanı Az'ı okudum.

İlk olarak kitabın başında örümcek lekesiyle başlayan birkaç sayfalık hikayenin gerçekten şahane olduğunu söylemek istiyorum. Roman 11 yaşında hayatın acımazsızlığını çok sert bir biçimde yaşayarak erken büyümek zorunda kalan ilki kız Derdâ ve Derda’nın hayatların anlatıldığı iki ayrı bölümden oluşuyor. İlk bölümde sado mazoşizm, pornografi, uyuşturucu ve acımasız İslami tarikatların çemberinde merhametini ve saflığını yitiren kız çocuğunun hikayesi aktarılmış. Okuyucuyu yoran bir anlatımı olan ilk bölümdeki kahramanın yaşadığı ağır tecrübeler bende büyük bir etki yaratmadı. Aslında beklenen bu korkunç tecrübelerin ve akılalmaz şiddetin (bence biraz zorlama) insanı uykularını kaçıracak kadar etkileyici ve rahatsız edici olmasıydı ama bu durum en azından benim için geçerli olmadı. Hem karakter hem de olaylar bana çok sahici ve vurucu gelmedi. Açıkçası roman sadece bu karakaterden oluşsaydı çok daha olumsuz bir yorum yapabilirdim.


Özellikle Ziyan kitabından aklımda kalanlar olmasaydı kitabın bu kısmını Batılılar için yazılmış içinde doğunun ve doğulunun bütün kötülüklerinin -hem de aynı insanının başına gelen- anlatıldığı kuru bir hikaye olarak tanımlardım. Bu kısımda etkilendiğim tek bir cümle, anlatım ya da olay olmadı. Bu kısımdaki didaktik anlatım da beni hem zorladı hem de fazlasıyla rahatsız etti. Hakan Günday'ın Ziyan kitabında da var olan kendine has tarzıyla burada da karşılaşmam hoş bir seda bıraksa da konu bütünlüğü açısından özellikle bu ilk bölümde birşeyler eksik kaldı. Zira hikayenin özü popüler dizilerde olduğu gibi abartılı bir biçimde dallanıp budaklandı ve pek çok dal havada kaldı. Bu ilk hikaye korkarım Hakan Günday'ın da profesyonel yazarlığa başladığını gösteren ilk ipucu. Heyecanın ön planda tutulması, gerilimin düşdüğü yerlere bir parça daha klişe doğu meselesi serpilmesi, zorlama tesadüflerin peşpeşe sürüklenmesi bu yorumu yapmama neden oldu. Hakan Günday'ı iki romanını okuduğum için çok iyi tanıyor sayılmam bu yüzden ağır konuşmak istemiyorum ama ikinci bir Elif Şafak sendromunun izlerini görür gibi oldum. Umarım yanılırım.


Gelelim romanın ikinci bölümüne. Burada babası hapiste olan ve annesinin ölümüyle gerçek hayatın acımasızlığıyla başbaşa kalan Derda'nın yalnızlığını ve tutunma çabasını anlatılıyor. İlk satırlardan itibaren karakterler daha sahici hale gelmeye başlıyor, özellikle ergen erkekler arasındaki diyaloglar insanın içine işliyor ve hikaye de akıp gidiyor. Bu tecrübeden yola çıkarak yazarımızın erkek karakterlere çok daha güzel hayat verdiğini söyleyebiliriz. Erkek çocukların naifliğini, hayatın acımasızlığına yaptıkları saf-umutsuz yorumları hem okuyucuya daha net geçiyor hem de çok daha fazla merak ve yakınlık uyandırıyor. Örneğin kitabın yan karakterlerinden İsa isimli çocuğun kimseye anlatamadığı için hayatının akışını değiştiren define hikayesini ben çok merak ettim. Diğer yandan kitabın ilk iki sayfasında anlatılan hikayeyle birlikte kitabın yine şahane olarak nitelendirilebilecek ikinci bölümü ise 244-253 sayfaları arasındaki el yazısı ile yazılmış fantastik masal. Burada da gerçekten iyiki bu kitabı okumuşum dedirtecek kadar müthiş bir anlatım var. Bir de yüzümü güldüren ayrıntıyı vermek istiyorum. "Oğuz Türkleri" espirisine bayıldım. 

Bu bölümde beni rahatsız eden ise Oğuz Atay ve kutsal kitap (!) "Tutunamayanlar" adete romanın önemli bir karakteri gibi yer verilmesi. Sanki Oğuz Atay sevenlerin sempatisini kazanma ısrarı var gibi. Belki Tutunamayanlar'ın bir anda popüler olmasına ve okunmasına vesile olarak olumlu bir işlevi olabilir bu anlamsız zorlamanın. Ama bence ergen erkek çocuğunun yalnızlığını ve loser'lığını paylaşan ve hayatını anlamlandıran anonim bir yazar olarak kullanılsaydı daha iyi olurdu. Oğuz Atay'ın ismi hiç geçmeseydi ya da "ve korkuyu beklemek korkudan beterdi. Bir zamanlar birinin yazdığı gibi.." ile sınırlı kalsaydı bu  olayı şahane olurdu kanımca. Okuyucu kendi keşfederdi Oğuz Atay'ı böylece..

Derdaların tuhaf tesadüfler silsilesiyle karşılaşmaları, birbirlerine aşık olmaları, 40 yıl bir yastığa başkoyduktan sonra birlikte ölmeye karar vermelerinin anlatıldığı kitabın sonuç kısmı için ise fazla yoruma gerek yok. Kötü. Ama yine de bu romanı okumanızı tavsiye ederim, vakit kaybı olmaz.

Bu arada Hakan Günday, Az’la "Dünya Kitap Yılın Telif Kitabı Ödülü"nü kazandı.

Doğan Kitap'tan çıkan romanın arka kapak yazısı ise şöyle (Buradaki şiirsel anlatım, romanın genelinde yok): 

 ”sen de fark ettin mi? az dediğin, küçücük bir kelime. sadece a ve z. sadece iki harf. ama aralarında koca bir alfabe var. o alfabeyle yazılmış onbinlerce kelime ve yüzbinlerce cümle var. sana söylemek isteyip de yazamadığım sözler bile o iki harfin arasında. biri başlangıç, diğeri son. ama sanki birbirleri için yaratılmışlar. yan yana gelip de birlikte okunmak için. aralarındaki her harfi teker teker aşıp birbirlerine kavuşmuş gibiler. senin ve benim gibi.” “bir tarikat şeyhinin 11 yaşında oğluyla evlendirilen korucu kızı derdâ ile hapisteki bir gaspçının aynı yaştaki oğlu “mezarlık çocuğu” derda’nın bir mezarlıkta kesişen hayatlarının, bu iki çocuğu kırk yıl boyunca her tür şiddetle yontup birbirlerine hazırlayışının, (bütün anlamlarıyla) yazı’nın bu iki çocuğu birleştirmesinin hikâyesi. çocuk şiddeti, hayatın şiddeti, aşkın şiddeti, inancın şiddeti, hırsın şiddeti üzerine, a’dan z’ye şiddet üzerine, dilin ve yazının şiddetiyle bir roman…”



      19 Ekim 2010 Salı

      Ziyan- Hakan Günday

       

      Genç romancı Hakan Günday'ın Ziyan romanını belki kitabın kapağını hiç sevmediğimden olumsuz bir önyargı -kesinlikle önyargı- ile elime aldım. Okuyacak daha iyi bir seçeneğim olmadığından okumaya başladım. Aslında underground romancı olarak tanımlanan Hakan Günday'ın ses getiren diğer romanlarını -Kinyas ve Kayra (2000), Zargana (2002), Piç (2003), Malafa (2005), Azil (2007)- okumamıştım. Hatta merak bile etmemiştim. Peki bu önyargı nerden geliyor hiç bilmiyorum. Ama yukarıda gördüğünüz kapak bence kesinlikle bir felaket. Fazla mesaj kaygılı olduğu için mi, içeriğe dair ipucu ötesi bilgi verme isteği taşıdığından mı yoksa iç sıkıcı derecede anlamsız karanlığından mı bilemem ama gerçekten kötü bir kapak tasarımı. 

      Kapak tasarımını bir kenara bırakırsak romanda, doğuda dondurucu soğukta askerlik yapan bir erle Atatürk'e suikast teşebbüsünde bulunduğu gerekçesiyle idam edilen tarihi gerçek kahraman Ziya Hurşit'in gerçeküstü karşılaşmasını anlatılıyor. İyi bir aileden gelen, Fransızcayı çok iyi konuşabilen, üniversiteyi hayatının anlamsızlığını keşfederek bırakan kısacası elindeki pek çok fırsatı tepme tercihini seçen asosyal bir kaybedenin, hayatını inandığı ideal uğruna feda eden Ziya Hurşit'le buluştuğu ve özdeşleştiği an hikayeyi ilginç bir roman yapıyor. 

      Yeraltına roman diline çok aşina olmamama rağmen romanın erin dilinden anlatıldığı kısımlar gerçekten çok akıcı ve vurucu. Zorunlu askerliğe ilişkin bilindik ve sıradan eleştiriler toplum dışı asosyallik sınırında yaşayan bir erin dilinden ve toplum içinde olmanın tek gerçek olduğu kışla ortamında anlatılması gerçekten çok etkileyici. Hayata dair korkuları olan bir kaybedenin delirme sınırında kazandığı cesaret ve ikilik hem askerliği hem toplumsal hayatı hem de bireyin yalnızlığını çok güzel bir biçimde aktarıyor. Hayatın ve toplumun bireyi boğan anlamsızlığına sıkıcılığına yönelik öfke kahramanın korkuyla birlikte yaşadığı en net duygu. Ve yazarımız bu duyguyu okuyucuya başarılı bir biçimde geçiriyor.

      Tamamen mantığa dayanan, düz ve statik bir gerçeklikle tüm hayatın emirlerle aktığı noktada askerlik esnasında "ışığı kapat, kıyafetini düzelt" gibi emirlerin arasında gerçekliğin yok olmaya başlayıp hayalle-gerçek arasındaki arafta yaşayan erin ruh hali edebiyatın nimetleriyle o kadar iyi aktarılıyor ki okuyucu olarak erin intihar noktasına geldiği her delilik anına hak veriyorsunuz. İşte bu nokta donma noktası hem gerçek anlamıyla hem de bilincin donduğu, hayalin bile öldüğü sembolik anlamda.  


      Ancak zorunlu askerliğe dair sıradan eleştirilerin kitabın bazı yerlerinde "bilgi verme" ve "mesaj yollama" kaygısıyla kurguyu bir bıçak gibi kesip hikayeden kısa kopuşlara neden olduğunu söylemek zorundayım. Tam askerlik sırasında yaşanan karamsarlığı ve delilik halini birebir yaşadığınız anda roman kahramanına " Zorunlu askerlik hizmeti, emek, zaman ve kaynak israfıdır. Erlik, derhal bir meslek statüsü kazanmalı ve profesyonel ordunun bir parçası haline gelmelidir." türünden laflar ettirmek gerçekten hem roman sanatına hem de kahramana haksızlık oluyor. Romanın gücünü ve akıcılığını altüst edip sıradanlaştırıyor, sanatsal değerini düşürüyor. Türk dizilerinde aptal seyirciye "Hani siz anlamamışsınızdır. Burada ailenin kutsallığına vurgu yapıyoruz" der gibi her gelişmenin kahramanlardan birinin ağzından ders verir nidada ve didaktiklikte özetlenmesi gibi. Kitap kapağındaki gereksiz mesaj kaygısının tıpatıp aynısı sözünü ettiğim.

      Romanın fantastik gerçek kahramanı Ziya Hurşit'in erle ilk karşılaşmalarındaki şaşkınlık ve öfke, korku ve tedirginlik yüklü kısımlar romanın edebi yönünün belki de en güçlü olduğu bölümler ancak roman ilerledikçe Ziya Hurşit'in ağzından okuyucunun biraz da tarih bilgilerini artıralım niyetiyle verdiği bilgiler yine aynı yavan dile maruz kalma sonucunu doğuruyor. Hikayeden yeniden kopuşlar yaşanıyor. Bir diğer eleştiri de Ziyan'ın tam bir erkek romanı olması olabilir. Bu durum kuşkusuz seçilen konudan kaynaklanıyor ama yine de bir kadın olarak romanda sözü geçen tüm kadınların nesneleştirilmesi beni rahatsız etti. 




      Bu arada romanın ismi  Ziya Hurşit’in sevgilisine yazdığı mektupları “Ziya’n” diye imzalamasından geliyor askerlikte harcanan zamanın "ziyan" olduğunu falan kastetmiyor sanırım!!
       
      Hakan Günday külliyatı içerisinde ne kadar başarılıdır bilemem ama Ziyan hikayede, anlatımda ve zaman zaman kurguda okuyucuyu rahatsız edebilecek unsurlar  içerse de sunduğu farklı üslup için bile okumaya değer. Ben diğer romanlarını da okuyup yazarla ilgili kanaatimi güçlendirme niyetindeyim. Öte yandan, askerliğe ilişkin en ufak bir eleştirinin bile bedelinin çok ağır olduğu bu ülkede böyle bir roman yazmak da yazarın delilik sınırındaki cesareti sanırım.  

      Doğan Kitap, 2009, 352 sayfa, 17 YTL