9 Kasım 2012 Cuma

Kahperengi - Hande Altaylı





Kahperengi, Hande Altaylı'nın Aşka Şeytan Karışır ve Maraz'dan sonra üçüncü romanı. Bu roman, ilk olarak çok satanlar listesinde gördüğümde ilgimi çekti ve biraz gecikmeli olsa da okudum. Yazarımızın diğer iki romanını okumadığımdan genel edebi kimliği ile ilgili bir yorum yapamam ama bu kitap üzerine bir kaç kelam etmek isterim. 

Roman, Ege'nin küçük bir kasabasının çok yoksul ve ahlaki açıdan da sefil bir mahallesinde dünyaya gelen Narin isimli bir genç kadının hikayesi. Kitap, bir bölüm Narin'in çocukluğunun anlatıldığı geçmişi, bir bölüm yetişkinlik evresinin hikaye edildiği şimdiki zaman olmak üzere karışık (!) bir kurguyla yazılmış. Başkahramanın geçmişinin anlatıldığı bölümlerde Narin'in kasabada sevgisizlik, iletişimsizlik ve nefretin başrolde olduğu ilk gençlik yılları anlatılıyor. Ağır Roman'da Kolera Mahallesi'ni hatırlayanlar için Narin'in dünyaya geldiği mahalle Kolera'nın çok daha sevimsiz bir versiyonu. Aslında yazarımız bu mahalle ile ilgili kısımları çok yüzeysel anlattığı için kitapta Narin'in tüm hayatında iz bırakan mahallesi ile ilgili ayrıntılı bir bilgimiz olamıyor. Ne Narin'in büyüdüğü ev ya da komşuları, ne de mahallenin sokakları okuyucunun gözünde canlanıyor. Ancak Narin karakteri başarılı bir biçimde çizilmiş, ete kemiğe bürünmüş olarak okuyucunun gözünde canlanabiliyor. Öte yandan, ahlakın yerlerde süründüğü, insanların yoksulluk ve yoksunluk nedeniyle en vahşi ve ilkel duygularını açığa vurduğu bu mahallede herkesin deyim yerindeyse İstanbul Türkçesi ile konuşmaları beni bir okuyucu olarak rahatsız eden unsurların başında geliyor. 

Kitabın bu bölümlerinin hikayesi aslında klişelerle örülü. Mahallenin en yakışıklı ve edepsiz erkeklerinden Moskof Recep ile ailesi zengin olduğu için "yırtarım" düşüncesiyle evlendiği çirkin mi çirkin Kara Hatice'nin üç çocuğundan en asi olanı olarak dünyaya geliyor Narin. Ebeveynler yüzeysel bir biçimde aktarıldığından bazı davranışları neden yaptıklarına anlaşılamıyor. Misal babasına neden Moskof lakabı verilmiş?  Bu kısımlarda, ilk aşkında yaşadığı çirkin tecrübe ve hayalkırıklığı, babasının sevgisizliği, kardeşlerinin zayıflığı, acımasızlığı ve annesinin ezikliği nedeniyle nefret ettiği ortamdan kaçış öyküsü anlatılıyor. 

Kitabın şimdiki zamanda geçen bölümlerinde ise, Narin'in üniversiteyi kazanarak kaçtığı İstanbul'daki yeni hayatı bir başarı hikayesi olarak adlandırılabilecek bir tarzda aktarılıyor. Kimsesiz bir ergen olarak geldiği İstanbul'da Narin'in sadece kendi seçimlerinden oluşan yeni ve başarılarla dolu hayatı, zengin ve eğitimli çevresi, dostlukları ve başarılı iş yaşamının hikayesi anlatılıyor bu kısımlarda. Olayların düğüm noktası ise bu yeni hayatında apansızın karşısına çıkan ilk aşkı ile unutmaya çalıştığı geçmişinin izlerinin ortaya çıkışı yani kırık bir aşk serüveni...Yazarımız şehirli bir romancı olsa gerek bu kısımlardaki üslubu ve ifadeleri daha gerçekçi.

Romanın edebi açıdan doyurucu olduğu söylemek pek mümkün değil. Zira, yaratıcı ve zengin bir anlatımı olmadığı gibi daha önce de değindiğim gibi bazı diyaloglar çeviri Türkçesi izlenimi veriyor. Ancak buna rağmen kitap anlatımdan öte hikaye odaklı olduğu için; plajda, otobüste veya sıkıcı bir derste bir solukta okunabilecek kadar sürükleyici.

Sözün kısası Kahperengi, kafasını boşaltmak isteyen roman kurtları için kısa sürede okunabilecek kesinlikle sıkıcı olmayan, kolay okunan ancak çok da iz bırakmayan orta kalitede bir Türk dizisi hikayesi... 

31 Temmuz 2012 Salı

Sultanı Öldürmek - Ahmet Ümit



Ahmet Ümit'in bir kez daha tarihi olayları kurguyu harmanladığı polisiye romanı "Sultanı Öldürmek" şu çarpıcı cümleyle başlıyor:

"Biri sizi cinayet işlemekle suçladığında deliller bulur, tanıklar gösterir, bunun bir iftira olduğunu kanıtlamaya çalışırsınız, ama sizi itham eden kişi, bizzat kendinizseniz, ne yaparsınız?"    

Ahmet Ümit, bu 511 sayfalık uzun romanında soyu Osmanlıya dayanan Osmanlı Tarihi ve özellikle Fatih Sultan Mehmet üzerinde uzman profesör Müştak Serhazin'in 21 yıl beklediği eski sevgilisi dünyaca ünlü tarihçi Nüzhet'in ölümüyle yaşadığı büyük çelişkiyi anlatıyor. Müştak'ın büyük aşkı Nüzhet, 21 yıl aradan sonra bir gün ansızın kahramanımızı arayıp akşam yemeğine davet ediyor. Ancak Nüzhet aynı gün esrarengiz bir biçimde cinayete kurban gidiyor. Evet, onu son gören kişi ise akşam yemeği daveti ya da belki onu öldürmek için evine giden Müştak. İşin ilginç yanı müzmin bir kaybeden olan Müştak hoca psikojenik füg hastası yani bir tür kısa süreli hafıza kaybı hastası olduğundan ve cinayet saatlerinde de bu hastalığı nüksettiğinden katilin kendisi olup olmadığını bilmiyor.Tarihi- polisiye roman işte Serhazinlerin son temsilcisi Müştak'ın cinayetin ardınan başından geçen 4 upuzun günlük maceralarını anlatıyor. 

Kitapta ünlü profesör Nüzhet Hanım'ın cinayetine paralel olarak İstanbul'u feth eden Fatih Sultan Mehmet'in ölümüyle ilgili şüpheler de aktarılıyor. Bu ünlü tarihi şahsiyet de kitabın güçlü karakterlerinden biri. Sultanı Öldürmek; gizemli entrikaların yaşandığı Osmanlı hanedanının en güçlü padişahlarından II. Mehmet'in zorlu iktidar macerasına ve hüzünlü aile hayatına da ışık tutuyor. Sahi, Fatih'in ölümü bir saray entrikası mı? Bu anlamda Ahmet Ümit, Türk edebiyatına daha önceki bir kaç romanında da olduğu gibi yine tarihin çok merak edilen bir dönemi ile günümüzde yaşanan bir cinayeti birleştirerek belki tarihi- polisiye diyebileceğimiz bir roman daha kazandırıyor. Eminim polisiye roman sevenler, kitaptaki bu tarihi olaylara ilişkin çözümlemelerden rahatsız olmuştur ancak bana göre romanın en doyurucu kısımları bu bölümler. Özellikle İstanbul'un fethinin anlatıldığı upuzun bölüm ile Fatih'le Müştak'ın buluştup konuştuğu kısımlar bence nefisti. 


Ahmet Ümit'in, aşk-cinayet-tarih-baba katilliği karışık kurgusuyla kaleme aldığı bu romanda benim en çok dikkatimi çeken unsur; diğer romanlarına kıyasla psikolojik çözümlemelere ağırlıklı olarak yer vermesi ve bunun altından da başarıyla çıkması. Misal, Müştak Hoca'yı hem ete kemiğe bürünmüş haliyle hem de aşırı duygusal kişiliğiyle okur kolayca gözünde canlandırabiliyor. Cinayetin ve tüm romanın kendini katil zanneden baş kahramanın gözünden anlatılması da kitaba ayrı bir tat katıyor. Bu arada, kitapta cinayeti araştıran polisler de tanıdık. Yazarın daha önceki 3 romanından aşina olduğumuz sevimli cinayet büro çalışanları Nevzat Başkomiser, Ali ve Zeynep.

Kitapla ilgili olumlu bunca kelam ettikten sonra gelelim olumsuz eleştirilere. Ben sıkı bir polisiye okuru değilim. Hatta polisiye romandan çok da anladığımı söyleyemem fakat, bu romanın cinayet çözümlemesinde boşluklar bulunduğu ve pek çok soru işaretine neden olduğu aşikar. Ben bile Sultanı Öldürmek romanının iyi bir polisiye olmadığını söyleyebilirim. Katili tahmin eden bir okuyucu var mıdır bilemem ama katili öğrendiğimde büyük bir şaşkınlık yaşadım. Ne cinayet sebebi, ne katil,ne diğer zanlılarının cinayet saatinde yaptıkları inandırıcı geldi. Öte yandan, cinayetle ilgili ayrıntı vermek istemiyorum ama olay örgüsünde boşluklar ve mantık hataları da göze çarpıyor. Buna ek olarak, kitap bir bütün olarak ve tarihi gerçek olayların aktarıldığı kısımlar da özelinde biraz fazla uzun geldi. Hani kitaptan bir 70-80 sayfa atılsa daha iyi olabilir gibi. Zira, yazar akıcı ve kolay okunan anlatımına rağmen sık sık tekrara düşüyor. Bu da özellikle cinayet meraklısı okurlar için sabırsızlık yaratmış olabilir. 

Sözün kısası, ben bu yaz da geleneğimi bozmadım ve bir Ahmet Ümit kitabı okudum. Aşırı sıcakların neden olduğu rehavet anlarında, okuyucuyu yormayan, akıcı, merak uyandıran bu tarz Ahmet Ümit romanları çok iyi gidiyor bana göre. Tavsiye eder miyim? Neden olmasın? Gayet keyifli bir roman...

11 Temmuz 2012 Çarşamba

Sinek Isırıklarının Müellifi - Barış Bıçakçı


Sinek Isırıklarının Müellifi.. Kısa, özlü, yoğun bir anlatımıyla son dönemde popüler olan aforizma yükü romanlara inat sade üslubuyla dikkati çeken, "olaylar olaylar" yığını olan roman anlayışına yüz vermeyen, tadı şiirsel ayrıntılarda gizli, naif bir Ankara romanı. 2011'de yayımlanan Barış Bıçakçı'nın son romanı olan Sinek Isırıkları'nın Müellifi, toplu konutta yaşanan tekdüze hayata, can sıkıcı hayatını anlamlandırmaya çalışan bir yazara, can sıkıntısının ta kendisine, aşka ve günümüz edebiyat anlayışına dair gösterişi sadeliğinde olan bir kitap. 

Beni karamsar ruh halini, yaşamın can sıkıcılığını Kafkavari anlatımıyla vuran bir yanda Oğuz Atay diğer yanda da Ahmet Hamdi Tanpınar tadı veren ama yanlış anlaşılmasın hem anlatımı hem kurgusu hem de diliyle kendine özgü olan güzel mi güzel bir roman bu. Romana ilişkin ayrıntı vermeden önce benim gibi bilmeyenler için "müellif" kelimesinin anlamını aktarmak istiyorum. TDK'ya göre "müellif"; kitap yazan, bir eseri ortaya koyan, eserin sahibi kimse yani yazar anlamına geliyor.

İletişim Yayınları'ndan çıkan 166 sayfalık bu romanın baş kahramanı hayata en başından kaybeden olarak gelmiş, başarısız bir yazar olan Cemil. Otuzlu yaşların ortasında pek çok insanının hayallerini süsleyen parlak bir mühendislik kariyerine nokta koyup, Ankara'nın bir toplu konutunda 1+1 bir evde doktor karısıyla sade bir hayat yaşayan Cemil, yayımlanması için İstanbul'daki bir yayınevine bıraktığı ilk romanına ilişkin güzel bir editörün değerlendirmesini bekleyen karamsar bir yazar. Sinek Isırıklarının Müellifi bana göre şahane bir bekleyiş romanı. Beklemenin bir umut olduğunu -kimi zaman da bir hayalkırıklığı-, hayatın anlamı olduğunu, bekleyen ve beklediğine sahip olduğunun çok üzerinde bir anlam yükleyen bireyin yaşadığı çelişkileri ve beklemenin belki de hayatın anlamı olduğunu aktaran bir roman.

Barış Bıçakçı, Cemil karakterini fiziksel özelliklerine çok fazla değinmemesine rağmen o kadar güzel resmetmiş ki okuyucu Cemil'i ete kemiğe büründürüp gözünde canlandırabiliyor. Bu roman sadece bu özelliğiyle bile çok başarılı bir kitap. Cemil'in karısı Nazlı ile yaşadığı aşka ve genel olarak aşk olgusuna bakış açısı yönünden değerlendirildiğinde ise bu kitap için bir aşk romanı da diyebiliriz. Diğer yandan, kitabın bazı bölümleri Cemil'in İstanbul'daki editörle hayalinde yaptığı diyaloglardan oluşuyor. Bu bölümlerde günümüz edebiyat anlayışı üzerine çok yönlü ve yoğun bir eleştiri getirmesi açısından da büyük bir önem taşıyor.

Kitaba ilişkin pek çok yorumda da altı çizildiği gibi bu romanının en güçlü yönlerinden bir diğeri de sıradan bir insanının oldukça sıkıcı günlük yaşamına ilişkin küçük ayrıntıların çok başarılı bir biçimde aktarılması. Bu açıdan kitap güzel bir ayrıntılar romanı.  

Sözün kısası, Barış Bıçakçı son dönemde beni en çok heyecanlandıran ve uzun zamandır hasret kaldığım keyifle roman okuma hissini yeniden canlandıran takip edilesi bir yazar. Sinek Isırıklarının Müellifi'ni şiddetle tavsiye ediyorum.

12 Mart 2012 Pazartesi

Rüyanın Öte Yakası - Ursula K. LeGuin



Ursula K. LeGuin'in nedendir bilinmez Türkçe'ye geç çevrilmiş Rüya'nın Öte Yakası romanı Freud'un tüm iyi niyetli çabalarına rağmen bir türlü anlamlandıramadığımız gizemli hayatımız rüyalara ilişkin pek hoş bir roman. Usta-sıradışı anlatımı ve ele aldığı konulara getirdiği özgün yorumlarla dünya çapında çok sayıda sıkı takipçisi bulunan LeGuin bu romanında, canlı ve cansız her varlık  yani "herşey rüya görür" önermesinden yola çıkıyor. Ama kırılma noktası, görülen ve sadece gören kişinin bilinç altını yansıtan bu rüyaların bir gün gerçek olması. Yani birinin ya da belki herkesin gördüğü rüyalarla tüm insanlığın ve tüm kainatın kaderini değiştirip, şekillendirme gücüne sahip olması. Her an dünyanın bir yerinde görülen bir rüyaya göre tüm varlığın yeniden ve yeniden hayat bulması.  

Bu ilginç konuyu ele alan romanda, kahramanlarımız anormal derecede normal olan George Orr adında bir teknik ressam ile kusursuz bir dünya yaratma hevesindeki hırslı bir biliminsanı olan Dr. Haber. İlki vasat bir insan olduğunu ve vasat bir hayat yaşama dileğini sık sık dile getiren ve dünyayı iyi-kötü tüm yanlarıyla kabullenip olduğu gibi yaşamak isteyen ultra sıradan bir genç adam. İkincisi ise rüyaların sırrını keşfetmek için bir cihaz üzerinde çalışan; kendi zihnindeki ideal dünyanın en güzel seçenek olduğunu düşünen ve kusursuz dünya yaratma hevesine kapılan bir psikiyatrist. Birbirine tamamen zıt bu iki karakterin yolu George'un yasadışı olarak ilaç kullanma suçuyla zorunlu tedavi görme cezası almasıyla keşişiyor. 

George'u yasadışı yollarla ilaç almasına sebep olan ise gördüğü rüyalar. George, kendi tanımıyla çok tehlikeli rüyalar görüyor. "Etkili rüyalar" diye adlandırılan bu rüyaların özelliği bir anda tüm kainatın gerçekliğini George'un bilinçaltının isteği şekilde yeniden kurması. Ve bunu her etkili rüyada yeniden ve yeniden yapması. Her rüya ile dünya yani tanımlanabilen tüm gerçeklik yeniden kuruluyor, bir önceki hiç ama hiç yaşanmamış oluyor. Önceki tüm varoluşları ise bir tek kahramanımız büyük bir vicdan azabı ile hatırlıyor. Ve sonrasında da George'u tedavi etmekle görevlendirilen Dr. Haber. George, bu yeteneğinden kurtulmak istiyor çünkü sıradan varoluşuyla tüm kainatın gerçekliğini değiştirmeye hakkı olmadığını düşünüyor. George'a göre, kader, yazıldığı gibi yaşanmalı, dünya olduğu gibi durmalı. Ancak Dr. Haber, kahramanımızla aynı fikirde değil. Doktor, George'un bu yeteneğiyle dünyadaki tüm kötülükleri yok edip kendi kusursuz dünya düzenini kurma hırsıyla yanıp tutuşuyor. Roman, "yeni ve kusursuz bir dünya düzeni" yaratma hevesiyle Tanrıcılık oynamak isteyen Dr Haber ile varlığın kaderini değiştirme hakkı olmadığını düşünen sıradan insanın çatışmasını ele alıyor. 



Ursula K. LeGuin bu romanında bir taraftan gerçeklik-rüya karşılaşmasını ve bilinçaltı dünyasının gizemini ele alırken bir taraftan da belki biraz üstü kapalı olarak dünya üzerindeki belki en ciddi sorunların başında gelen iletişimsizliği sorguluyor. Verdiği mesajlar da derin felsefi boyutları olmasının yanı sıra oldukça tutarlı. Örneğin, doğru ve yüce olanı isterken kullanılan araçların ne denli önemli olduğunu vurguluyor. Bu noktada da doğru iletişimi kastettiğini söyleyebiliriz aslında. LeGuin'e göre, doğru olan yanlış araçlarla istenirse çok daha büyük felaketlere yol açabilir. Yani en masumundan "dünyada savaşlar olmasın" dileği doğru iletişim kanalıyla ve doğru araçlarla istenmezse dünyadaki savaşların sadece mekan değiştirip uzaya taşınmasına neden olabiliriz. 

Bu arada, LeGuin'in romanda okuyucuyu hiç rahatsız etmeden çok naif ve ince bir tarzla yaptığı göndermeler de çok şık.  George Orr'un hem isim hem de bir kaç söylemiyle George Orwell'a selam durması, Dr. Haber'in Habermas'ın yandan yemişini oynaması... Son dönemde gönderme yapma konusunda birbiriyle yarışan Türk yazarların LeGuin'i bu konuda örnek alması gerektiğini düşünüyorum.

Son olarak, Rüyanın Öte Yakası romanını tabii ki ve şiddetle tavsiye ediyorum.

28 Şubat 2012 Salı

L'amour et des poussières - Clémence Boulouque


Türk ve dünya edebiyatında genç romancı keşfetme serüvenim devam ediyor. Son keşfim 30'lu yaşlarının başında, New York'ta yaşayan Fransız yazar Clémence Boulouque. Henüz romanları Türkçe'ye çevrilmedi ama ismini Orhan Pamuk'un Nobel Edebiyat Ödülü'nü aldıktan sonra Le Figaro gazetesi için Pamuk üzerine yazdığı yazı vesilesiyle duymuş olabilirsiniz. Son dönemde Marc Levy gibi popüler Fransız yazarların kitapları Türkiye'de büyük ilgi görüyor. Belki yakın zamanda Boulouque'un kitapları da Türkiye'de yayımlanabilir. Bir ön bilgi benden. 

Ben Boulouque'un sadece bu yazıya konu olan L'amour et des poussières kitabını okudum. Kitapta mutluluğun peşinde koşan kenti modern bir kadının portresi çiziliyor. Başkahraman Dora, genç bir Fransız fotoğrafçı. Dora hem zor geçen çocukluğuyla arasına mesafe koymak hem de Yahudilik üzerine yaptığı akademik çalışmayı sürdürmek için New York'a yerleşiyor. Dora, kendisini tüm zayıflıkları, farklılıkları ve sorunlarıyla henüz kabullenememiş, naif bir genç kadın. Başlangıçta New York'taki yaşamı, hayalini kurduğu gibi gelişiyor. Yahudilik üzerine yürüttüğü akademik çalışması hayranı olduğu süper zeki Profesörü Steve'in rehberliğinde büyük bir keyifle devam ederken, bir arkadaş toplantısında kendisi gibi Yahudi olan astrofizikçi Ari ile tanışmasıyla yeniden sendelemeye başlıyor. Dora ile Ari romantik bir aşka yelken açıyorlar. Ari, güçlü bir erkek, her zaman mantığını ön plana alan, romantik ve koruyucu. Dora tüm zayıf noktalarını, çocukluğuna dair tüm tramvalarını, daha önceki aşklarında yaşadığı hayalkırıklıklarını kısacası tüm yaralarını açıyor Ari'ye. Ari ise zeki bir pozitif bilimci olarak Dora'yı tüm kötülüklerden koruyacak, zayıflıklarını tamir edecek güçlü kahramanı ilan ediyor kendini. Ancak zamanla, Dora'yı koruma kılıfı altında zayıflıklarından faydalanan ve onu manipüle ederek üzerinde hakimiyet kurmaya çalışan bir diktatöre dönüşüyor. Bu hikaye aslında günümüz kentli kadınları için çok tanıdık. Gücünün farkında olmayan kadınların, o gücün farkına varan ve kendi zayıflıklarını daha iyi örtme çabasıyla kadının güçsüzlüklerinden nemalanan rahatsız erkeklerle yaşadığı sorunlu aşkların hikayesi.

 Clémence Boulouque

Yazarın kendi hayatından da pek çok unsuru içeren bu roman, akıcı bir dille yazılmış. Zira trajik bir hayatı olan bir hukukçunun kızı olan yazarımız, France Culture ve Le Figaro'da edebiyat eleştirmeni olarak başlamış kariyerine. Edebiyatına yoğunlaşmak ve Yahudilik üzerine yürüttüğü çalışmayı sürdürmek için ise New York'a yerleşmiş. Belki de kendinden yola çıktığı için başkarakter Dora'yı tüm arızalı yönleriyle başarılı bir biçimde resmetmiş. Ama erkek karakterlerle ilgili aynı şeyi söylemek mümkün değil. Dora'nın tez danışmanı olan Steve, öğretmenine hayran olan liseli genç kız gözünden aktarılmış gibi. Belki Dora'nın gözünden anlatıldığı için böyle klişe bir dahi profesör portresi çizilmiş olabilir. Ancak Ari karakteri kesinlikle yüzeysel kalmış. Bu kahraman kişiliğindeki tüm arızalarla çok daha iyi işlenip, derinleştirilebilirdi. Buna rağmen, L'amour et des poussières kolay okunan, akıcı, düzgün bir roman.

Bu arada, Boulouque'un ses getiren diğer romanı ise Mort d'un silence. Bu romanda yazar, 1986'daki terör saldırılarının ardından anti-terörist yargıç olarak anılan ve üzerindeki yoğun baskılara dayanamayıp 1990'da ihtihar eden babasını ve ailesinin o dönemde yaşadığı sıkıntıları anlatıyor.   

5 Ocak 2012 Perşembe

Can - Andrey Platonov


  
Asya Çölü'nde Sarıkamış, Üst Yurt ve Amuderya deltası dolaylarında yaşayan göçebe bir halkın adı Can. Peki neden? Çünkü Can "ruh ya da tatlı hayat anlamında. O halkın ruhundan ve kadınların, anaların ona bağışladığı tatlı hayatından başka hiçbir şeysi yoktu- halkı doğuran analardır çünkü". Bir de Rusça'da toprak sahipleri için hayvanlardan bile daha ucuza gelen, yüreği yani vücudundan başka hiçbir şeye sahip olmayan toprak kölelerine verilen isim. Can halkı Türkmenler, Karakalpaklar, Özbekler, Kazaklar, İranlılar, Kürtler ile Belucilerden ve kimliğini unutmuşlardan, kaçaklardan, yetimlerden, yaşlı kölelerden, kocalarını aldatan kadınlardan, tanrıtanımazlardan, suçlulardan yani herkesin dışladığı insanlardan oluşuyor. 

Yirminci yüzyıl Rus edebiyatının en önemli yazarlarından biri olarak gösterilen Andrey Platonov aynı isimli bu kısa romanında bu halkı anlatıyor. Can, Rusya steplerinde sosyalizm bir yana Marx, Lenin, hatta Stalin'e bile yabancı, hangi çağda, hangi topraklarda yaşadıklarından habersiz, başka topraklarda yaşanan hayatları umursamayan bu halka Çagatayev isimli iyi kalpli, romantik başkahramanın Sosyalizm götürme macerasını anlatıyor. Yazar Platanov, kendisi de Can halkının bir ferdi olarak dünyaya gelen, Stalin'i babası olarak gören ve Sosyalizm sayesinde Moskova'da yeni bir hayat kuran Çagateyev'in gözünden "İnsan ne için yaşar?" sorusunun cevabını arıyor bu romanda. İçe işleyen, derin, sembollerle yüklü epik bu kısa roman, okuyucuyu biraz da rahatsız ederek varoluş sorgulamasına itiyor. Okuyucuda "kaçırdığım birşeyler mutlaka vardır, yeniden okumalıyım ama hemen değil" hissi yaratan bu leziz romanda Platonov, Sovyetler Birliği'nde kalben bağlı olduğu yeni düzenin kuruluş sancılarını ele alıyor. Çarlık Rusyasından devralınan acımasız doğa şatlarının da neden olduğu yoksulluğun, açlığın ve sefaletin ürkütücü bir tablosunu resmediyor.

Şiirsel dilinin yanı sıra gerçekçi bir üsluba da sahip olan Can romanında başkahraman, fakirlerin fakiri bu halkta ortak mutluluğu kurmak için gereken bir ruh kalıntısı kalıp kalmadığı konusundaki derin çaresizliğiyle "yoksulun aklı denilen hayal gücü de ölmüş müydü?" sorusunun yanıtını arıyor. Platonov başkahramanın ağzından sosyalizmin kuruluş sürecinin çelişkilerini, tabiatla çetin mücadeleyi, toplumsal-bireysel çatışmaları, insan doğasını, zihinsel süreçleri, vurucu doğa tasvirleriyle ve insani-naif eleştirilerle dantel gibi işliyor. Sonuçta hikaye, tüm güzel masallarda olduğu gibi umudu kutsallaştırarak ve inançla mutlu sona ulaşıyor. 



Okuyucunun zihninde nefis ve tat bırakan ve çetin bir varoluşsal sorgulamalara iten bu müthiş kısa romanın yazarından da bahsetmek istiyorum. Şiir, öykü ve kısa roman türlerinde eserler veren Andrey Platonov'u ben bu romanıyla tanıdım. Aslında memleketi Rusya'da da hakettiği değere yeni yeni kavuşan bir yazar. Çünkü sosyalist ruhunu kaybetmemesine rağmen rejimdeki uygulamaları ironik bir dille eleştirdiği için Stalin tarafından yasaklanmış. Ekim Devrimi'nin ardından sosyalizmi, sosyalist toplumu ve bu toplumun ideal insan tipini inşa etmek için yola çıkan yönetim edebiyatı da bir araç olarak kullanmış. Sosyalizmin inşasına katkıda bulunan toplumsal gerçekçi büyük Rus yazarlarından biri de Gorki. Gorki'nin çağdaşı olan Platonov başta Stalin olmak üzere yönetimin büyük beğenisini toplamış. Hatta, 1925 yılında yayımlanan ve 1905 yılında Potemkin Zırhlıs’ındaki isyanı konu edinen Black Sea Revolt of 1905 kitabı Bolşevik Parti’nin resmi yayını ilan edilmiş. Ancak sosyalizmin gidişatını eleştiren, eksiklerini dile getiren yazılar kaleme alınca rejim düşmanı ilan edilerek aforoz edilmiş. Kitapları da uzun süre yasaklanmış. 

1951 yılında hayatını kaybeden Andrey Platonov'un çok karamsar, gizemli ve ilginç bir hayat hikayesi var. Stalin rejimle ters düştüğü için nefret ettiği Platonov'un edebiyatına hayranmış aynı zamanda. Bu nedenle diğer rejim muhalifleri gibi ona hayatı zindan etmemiş. Ama hırsını 15 yaşındaki oğlundan çıkarmış. Platonov'un oğlu rejim muhalifliği ve ajanlık suçlamalarıyla toplama kamplarına gönderilmiş ve orada hastalanmış. Oğlunun tedavisine yardıma giden Platonov da oğlundan kaptığı tüberküloz nedeniyle 52 yaşında hayatını kaybetmiş.Sovyetler Birliği yıkılınca da yasaklı kitapları yeniden okuyucuyla buluşmuş ve itibarı yeni yönetim tarafından iade edilmiş. Hatta 1981 yılında Sovyet astronom tarafından bulunan küçük bir gezegene, yazara saygı mahiyetinde "3620 Platonov" adı verilmiş.


Son olarak bu müthiş kitabı tavsiye etmekle birlikte yazarın diğer kitaplarını heyecanla okuyacağımı bildiririm.

4 Ocak 2012 Çarşamba

Az - Hakan Günday




Yeraltı edebiyatının sevilen yazarlarından Hakan Günday'ı ben ilk Ziyan romanıyla tanıdım. Fanatik okurları kızacak belki ama okuduğum bu ilk Günday kitabı üzerimde müthiş bir etki yaratmadı. Yine de sert- karmaşık dili, akıcı anlatımı ve derin baş karakteriyle "Oley yeni bir genç romancı keşfettim" hissi uyandırdı bende ve takibe aldım. Ziyan'la gerçekleşen tanışmanın ardından yazarın büyük beğeni toplayan Kinyas ve Kayra ya da Zargana, Azil, Piç Malafa romanlarından birini okumalıydım belki ama ben tersten başladım ve son romanı Az'ı okudum.

İlk olarak kitabın başında örümcek lekesiyle başlayan birkaç sayfalık hikayenin gerçekten şahane olduğunu söylemek istiyorum. Roman 11 yaşında hayatın acımazsızlığını çok sert bir biçimde yaşayarak erken büyümek zorunda kalan ilki kız Derdâ ve Derda’nın hayatların anlatıldığı iki ayrı bölümden oluşuyor. İlk bölümde sado mazoşizm, pornografi, uyuşturucu ve acımasız İslami tarikatların çemberinde merhametini ve saflığını yitiren kız çocuğunun hikayesi aktarılmış. Okuyucuyu yoran bir anlatımı olan ilk bölümdeki kahramanın yaşadığı ağır tecrübeler bende büyük bir etki yaratmadı. Aslında beklenen bu korkunç tecrübelerin ve akılalmaz şiddetin (bence biraz zorlama) insanı uykularını kaçıracak kadar etkileyici ve rahatsız edici olmasıydı ama bu durum en azından benim için geçerli olmadı. Hem karakter hem de olaylar bana çok sahici ve vurucu gelmedi. Açıkçası roman sadece bu karakaterden oluşsaydı çok daha olumsuz bir yorum yapabilirdim.


Özellikle Ziyan kitabından aklımda kalanlar olmasaydı kitabın bu kısmını Batılılar için yazılmış içinde doğunun ve doğulunun bütün kötülüklerinin -hem de aynı insanının başına gelen- anlatıldığı kuru bir hikaye olarak tanımlardım. Bu kısımda etkilendiğim tek bir cümle, anlatım ya da olay olmadı. Bu kısımdaki didaktik anlatım da beni hem zorladı hem de fazlasıyla rahatsız etti. Hakan Günday'ın Ziyan kitabında da var olan kendine has tarzıyla burada da karşılaşmam hoş bir seda bıraksa da konu bütünlüğü açısından özellikle bu ilk bölümde birşeyler eksik kaldı. Zira hikayenin özü popüler dizilerde olduğu gibi abartılı bir biçimde dallanıp budaklandı ve pek çok dal havada kaldı. Bu ilk hikaye korkarım Hakan Günday'ın da profesyonel yazarlığa başladığını gösteren ilk ipucu. Heyecanın ön planda tutulması, gerilimin düşdüğü yerlere bir parça daha klişe doğu meselesi serpilmesi, zorlama tesadüflerin peşpeşe sürüklenmesi bu yorumu yapmama neden oldu. Hakan Günday'ı iki romanını okuduğum için çok iyi tanıyor sayılmam bu yüzden ağır konuşmak istemiyorum ama ikinci bir Elif Şafak sendromunun izlerini görür gibi oldum. Umarım yanılırım.


Gelelim romanın ikinci bölümüne. Burada babası hapiste olan ve annesinin ölümüyle gerçek hayatın acımasızlığıyla başbaşa kalan Derda'nın yalnızlığını ve tutunma çabasını anlatılıyor. İlk satırlardan itibaren karakterler daha sahici hale gelmeye başlıyor, özellikle ergen erkekler arasındaki diyaloglar insanın içine işliyor ve hikaye de akıp gidiyor. Bu tecrübeden yola çıkarak yazarımızın erkek karakterlere çok daha güzel hayat verdiğini söyleyebiliriz. Erkek çocukların naifliğini, hayatın acımasızlığına yaptıkları saf-umutsuz yorumları hem okuyucuya daha net geçiyor hem de çok daha fazla merak ve yakınlık uyandırıyor. Örneğin kitabın yan karakterlerinden İsa isimli çocuğun kimseye anlatamadığı için hayatının akışını değiştiren define hikayesini ben çok merak ettim. Diğer yandan kitabın ilk iki sayfasında anlatılan hikayeyle birlikte kitabın yine şahane olarak nitelendirilebilecek ikinci bölümü ise 244-253 sayfaları arasındaki el yazısı ile yazılmış fantastik masal. Burada da gerçekten iyiki bu kitabı okumuşum dedirtecek kadar müthiş bir anlatım var. Bir de yüzümü güldüren ayrıntıyı vermek istiyorum. "Oğuz Türkleri" espirisine bayıldım. 

Bu bölümde beni rahatsız eden ise Oğuz Atay ve kutsal kitap (!) "Tutunamayanlar" adete romanın önemli bir karakteri gibi yer verilmesi. Sanki Oğuz Atay sevenlerin sempatisini kazanma ısrarı var gibi. Belki Tutunamayanlar'ın bir anda popüler olmasına ve okunmasına vesile olarak olumlu bir işlevi olabilir bu anlamsız zorlamanın. Ama bence ergen erkek çocuğunun yalnızlığını ve loser'lığını paylaşan ve hayatını anlamlandıran anonim bir yazar olarak kullanılsaydı daha iyi olurdu. Oğuz Atay'ın ismi hiç geçmeseydi ya da "ve korkuyu beklemek korkudan beterdi. Bir zamanlar birinin yazdığı gibi.." ile sınırlı kalsaydı bu  olayı şahane olurdu kanımca. Okuyucu kendi keşfederdi Oğuz Atay'ı böylece..

Derdaların tuhaf tesadüfler silsilesiyle karşılaşmaları, birbirlerine aşık olmaları, 40 yıl bir yastığa başkoyduktan sonra birlikte ölmeye karar vermelerinin anlatıldığı kitabın sonuç kısmı için ise fazla yoruma gerek yok. Kötü. Ama yine de bu romanı okumanızı tavsiye ederim, vakit kaybı olmaz.

Bu arada Hakan Günday, Az’la "Dünya Kitap Yılın Telif Kitabı Ödülü"nü kazandı.

Doğan Kitap'tan çıkan romanın arka kapak yazısı ise şöyle (Buradaki şiirsel anlatım, romanın genelinde yok): 

 ”sen de fark ettin mi? az dediğin, küçücük bir kelime. sadece a ve z. sadece iki harf. ama aralarında koca bir alfabe var. o alfabeyle yazılmış onbinlerce kelime ve yüzbinlerce cümle var. sana söylemek isteyip de yazamadığım sözler bile o iki harfin arasında. biri başlangıç, diğeri son. ama sanki birbirleri için yaratılmışlar. yan yana gelip de birlikte okunmak için. aralarındaki her harfi teker teker aşıp birbirlerine kavuşmuş gibiler. senin ve benim gibi.” “bir tarikat şeyhinin 11 yaşında oğluyla evlendirilen korucu kızı derdâ ile hapisteki bir gaspçının aynı yaştaki oğlu “mezarlık çocuğu” derda’nın bir mezarlıkta kesişen hayatlarının, bu iki çocuğu kırk yıl boyunca her tür şiddetle yontup birbirlerine hazırlayışının, (bütün anlamlarıyla) yazı’nın bu iki çocuğu birleştirmesinin hikâyesi. çocuk şiddeti, hayatın şiddeti, aşkın şiddeti, inancın şiddeti, hırsın şiddeti üzerine, a’dan z’ye şiddet üzerine, dilin ve yazının şiddetiyle bir roman…”