12 Mart 2012 Pazartesi

Rüyanın Öte Yakası - Ursula K. LeGuin



Ursula K. LeGuin'in nedendir bilinmez Türkçe'ye geç çevrilmiş Rüya'nın Öte Yakası romanı Freud'un tüm iyi niyetli çabalarına rağmen bir türlü anlamlandıramadığımız gizemli hayatımız rüyalara ilişkin pek hoş bir roman. Usta-sıradışı anlatımı ve ele aldığı konulara getirdiği özgün yorumlarla dünya çapında çok sayıda sıkı takipçisi bulunan LeGuin bu romanında, canlı ve cansız her varlık  yani "herşey rüya görür" önermesinden yola çıkıyor. Ama kırılma noktası, görülen ve sadece gören kişinin bilinç altını yansıtan bu rüyaların bir gün gerçek olması. Yani birinin ya da belki herkesin gördüğü rüyalarla tüm insanlığın ve tüm kainatın kaderini değiştirip, şekillendirme gücüne sahip olması. Her an dünyanın bir yerinde görülen bir rüyaya göre tüm varlığın yeniden ve yeniden hayat bulması.  

Bu ilginç konuyu ele alan romanda, kahramanlarımız anormal derecede normal olan George Orr adında bir teknik ressam ile kusursuz bir dünya yaratma hevesindeki hırslı bir biliminsanı olan Dr. Haber. İlki vasat bir insan olduğunu ve vasat bir hayat yaşama dileğini sık sık dile getiren ve dünyayı iyi-kötü tüm yanlarıyla kabullenip olduğu gibi yaşamak isteyen ultra sıradan bir genç adam. İkincisi ise rüyaların sırrını keşfetmek için bir cihaz üzerinde çalışan; kendi zihnindeki ideal dünyanın en güzel seçenek olduğunu düşünen ve kusursuz dünya yaratma hevesine kapılan bir psikiyatrist. Birbirine tamamen zıt bu iki karakterin yolu George'un yasadışı olarak ilaç kullanma suçuyla zorunlu tedavi görme cezası almasıyla keşişiyor. 

George'u yasadışı yollarla ilaç almasına sebep olan ise gördüğü rüyalar. George, kendi tanımıyla çok tehlikeli rüyalar görüyor. "Etkili rüyalar" diye adlandırılan bu rüyaların özelliği bir anda tüm kainatın gerçekliğini George'un bilinçaltının isteği şekilde yeniden kurması. Ve bunu her etkili rüyada yeniden ve yeniden yapması. Her rüya ile dünya yani tanımlanabilen tüm gerçeklik yeniden kuruluyor, bir önceki hiç ama hiç yaşanmamış oluyor. Önceki tüm varoluşları ise bir tek kahramanımız büyük bir vicdan azabı ile hatırlıyor. Ve sonrasında da George'u tedavi etmekle görevlendirilen Dr. Haber. George, bu yeteneğinden kurtulmak istiyor çünkü sıradan varoluşuyla tüm kainatın gerçekliğini değiştirmeye hakkı olmadığını düşünüyor. George'a göre, kader, yazıldığı gibi yaşanmalı, dünya olduğu gibi durmalı. Ancak Dr. Haber, kahramanımızla aynı fikirde değil. Doktor, George'un bu yeteneğiyle dünyadaki tüm kötülükleri yok edip kendi kusursuz dünya düzenini kurma hırsıyla yanıp tutuşuyor. Roman, "yeni ve kusursuz bir dünya düzeni" yaratma hevesiyle Tanrıcılık oynamak isteyen Dr Haber ile varlığın kaderini değiştirme hakkı olmadığını düşünen sıradan insanın çatışmasını ele alıyor. 



Ursula K. LeGuin bu romanında bir taraftan gerçeklik-rüya karşılaşmasını ve bilinçaltı dünyasının gizemini ele alırken bir taraftan da belki biraz üstü kapalı olarak dünya üzerindeki belki en ciddi sorunların başında gelen iletişimsizliği sorguluyor. Verdiği mesajlar da derin felsefi boyutları olmasının yanı sıra oldukça tutarlı. Örneğin, doğru ve yüce olanı isterken kullanılan araçların ne denli önemli olduğunu vurguluyor. Bu noktada da doğru iletişimi kastettiğini söyleyebiliriz aslında. LeGuin'e göre, doğru olan yanlış araçlarla istenirse çok daha büyük felaketlere yol açabilir. Yani en masumundan "dünyada savaşlar olmasın" dileği doğru iletişim kanalıyla ve doğru araçlarla istenmezse dünyadaki savaşların sadece mekan değiştirip uzaya taşınmasına neden olabiliriz. 

Bu arada, LeGuin'in romanda okuyucuyu hiç rahatsız etmeden çok naif ve ince bir tarzla yaptığı göndermeler de çok şık.  George Orr'un hem isim hem de bir kaç söylemiyle George Orwell'a selam durması, Dr. Haber'in Habermas'ın yandan yemişini oynaması... Son dönemde gönderme yapma konusunda birbiriyle yarışan Türk yazarların LeGuin'i bu konuda örnek alması gerektiğini düşünüyorum.

Son olarak, Rüyanın Öte Yakası romanını tabii ki ve şiddetle tavsiye ediyorum.

28 Şubat 2012 Salı

L'amour et des poussières - Clémence Boulouque


Türk ve dünya edebiyatında genç romancı keşfetme serüvenim devam ediyor. Son keşfim 30'lu yaşlarının başında, New York'ta yaşayan Fransız yazar Clémence Boulouque. Henüz romanları Türkçe'ye çevrilmedi ama ismini Orhan Pamuk'un Nobel Edebiyat Ödülü'nü aldıktan sonra Le Figaro gazetesi için Pamuk üzerine yazdığı yazı vesilesiyle duymuş olabilirsiniz. Son dönemde Marc Levy gibi popüler Fransız yazarların kitapları Türkiye'de büyük ilgi görüyor. Belki yakın zamanda Boulouque'un kitapları da Türkiye'de yayımlanabilir. Bir ön bilgi benden. 

Ben Boulouque'un sadece bu yazıya konu olan L'amour et des poussières kitabını okudum. Kitapta mutluluğun peşinde koşan kenti modern bir kadının portresi çiziliyor. Başkahraman Dora, genç bir Fransız fotoğrafçı. Dora hem zor geçen çocukluğuyla arasına mesafe koymak hem de Yahudilik üzerine yaptığı akademik çalışmayı sürdürmek için New York'a yerleşiyor. Dora, kendisini tüm zayıflıkları, farklılıkları ve sorunlarıyla henüz kabullenememiş, naif bir genç kadın. Başlangıçta New York'taki yaşamı, hayalini kurduğu gibi gelişiyor. Yahudilik üzerine yürüttüğü akademik çalışması hayranı olduğu süper zeki Profesörü Steve'in rehberliğinde büyük bir keyifle devam ederken, bir arkadaş toplantısında kendisi gibi Yahudi olan astrofizikçi Ari ile tanışmasıyla yeniden sendelemeye başlıyor. Dora ile Ari romantik bir aşka yelken açıyorlar. Ari, güçlü bir erkek, her zaman mantığını ön plana alan, romantik ve koruyucu. Dora tüm zayıf noktalarını, çocukluğuna dair tüm tramvalarını, daha önceki aşklarında yaşadığı hayalkırıklıklarını kısacası tüm yaralarını açıyor Ari'ye. Ari ise zeki bir pozitif bilimci olarak Dora'yı tüm kötülüklerden koruyacak, zayıflıklarını tamir edecek güçlü kahramanı ilan ediyor kendini. Ancak zamanla, Dora'yı koruma kılıfı altında zayıflıklarından faydalanan ve onu manipüle ederek üzerinde hakimiyet kurmaya çalışan bir diktatöre dönüşüyor. Bu hikaye aslında günümüz kentli kadınları için çok tanıdık. Gücünün farkında olmayan kadınların, o gücün farkına varan ve kendi zayıflıklarını daha iyi örtme çabasıyla kadının güçsüzlüklerinden nemalanan rahatsız erkeklerle yaşadığı sorunlu aşkların hikayesi.

 Clémence Boulouque

Yazarın kendi hayatından da pek çok unsuru içeren bu roman, akıcı bir dille yazılmış. Zira trajik bir hayatı olan bir hukukçunun kızı olan yazarımız, France Culture ve Le Figaro'da edebiyat eleştirmeni olarak başlamış kariyerine. Edebiyatına yoğunlaşmak ve Yahudilik üzerine yürüttüğü çalışmayı sürdürmek için ise New York'a yerleşmiş. Belki de kendinden yola çıktığı için başkarakter Dora'yı tüm arızalı yönleriyle başarılı bir biçimde resmetmiş. Ama erkek karakterlerle ilgili aynı şeyi söylemek mümkün değil. Dora'nın tez danışmanı olan Steve, öğretmenine hayran olan liseli genç kız gözünden aktarılmış gibi. Belki Dora'nın gözünden anlatıldığı için böyle klişe bir dahi profesör portresi çizilmiş olabilir. Ancak Ari karakteri kesinlikle yüzeysel kalmış. Bu kahraman kişiliğindeki tüm arızalarla çok daha iyi işlenip, derinleştirilebilirdi. Buna rağmen, L'amour et des poussières kolay okunan, akıcı, düzgün bir roman.

Bu arada, Boulouque'un ses getiren diğer romanı ise Mort d'un silence. Bu romanda yazar, 1986'daki terör saldırılarının ardından anti-terörist yargıç olarak anılan ve üzerindeki yoğun baskılara dayanamayıp 1990'da ihtihar eden babasını ve ailesinin o dönemde yaşadığı sıkıntıları anlatıyor.   

5 Ocak 2012 Perşembe

Can - Andrey Platonov


  
Asya Çölü'nde Sarıkamış, Üst Yurt ve Amuderya deltası dolaylarında yaşayan göçebe bir halkın adı Can. Peki neden? Çünkü Can "ruh ya da tatlı hayat anlamında. O halkın ruhundan ve kadınların, anaların ona bağışladığı tatlı hayatından başka hiçbir şeysi yoktu- halkı doğuran analardır çünkü". Bir de Rusça'da toprak sahipleri için hayvanlardan bile daha ucuza gelen, yüreği yani vücudundan başka hiçbir şeye sahip olmayan toprak kölelerine verilen isim. Can halkı Türkmenler, Karakalpaklar, Özbekler, Kazaklar, İranlılar, Kürtler ile Belucilerden ve kimliğini unutmuşlardan, kaçaklardan, yetimlerden, yaşlı kölelerden, kocalarını aldatan kadınlardan, tanrıtanımazlardan, suçlulardan yani herkesin dışladığı insanlardan oluşuyor. 

Yirminci yüzyıl Rus edebiyatının en önemli yazarlarından biri olarak gösterilen Andrey Platonov aynı isimli bu kısa romanında bu halkı anlatıyor. Can, Rusya steplerinde sosyalizm bir yana Marx, Lenin, hatta Stalin'e bile yabancı, hangi çağda, hangi topraklarda yaşadıklarından habersiz, başka topraklarda yaşanan hayatları umursamayan bu halka Çagatayev isimli iyi kalpli, romantik başkahramanın Sosyalizm götürme macerasını anlatıyor. Yazar Platanov, kendisi de Can halkının bir ferdi olarak dünyaya gelen, Stalin'i babası olarak gören ve Sosyalizm sayesinde Moskova'da yeni bir hayat kuran Çagateyev'in gözünden "İnsan ne için yaşar?" sorusunun cevabını arıyor bu romanda. İçe işleyen, derin, sembollerle yüklü epik bu kısa roman, okuyucuyu biraz da rahatsız ederek varoluş sorgulamasına itiyor. Okuyucuda "kaçırdığım birşeyler mutlaka vardır, yeniden okumalıyım ama hemen değil" hissi yaratan bu leziz romanda Platonov, Sovyetler Birliği'nde kalben bağlı olduğu yeni düzenin kuruluş sancılarını ele alıyor. Çarlık Rusyasından devralınan acımasız doğa şatlarının da neden olduğu yoksulluğun, açlığın ve sefaletin ürkütücü bir tablosunu resmediyor.

Şiirsel dilinin yanı sıra gerçekçi bir üsluba da sahip olan Can romanında başkahraman, fakirlerin fakiri bu halkta ortak mutluluğu kurmak için gereken bir ruh kalıntısı kalıp kalmadığı konusundaki derin çaresizliğiyle "yoksulun aklı denilen hayal gücü de ölmüş müydü?" sorusunun yanıtını arıyor. Platonov başkahramanın ağzından sosyalizmin kuruluş sürecinin çelişkilerini, tabiatla çetin mücadeleyi, toplumsal-bireysel çatışmaları, insan doğasını, zihinsel süreçleri, vurucu doğa tasvirleriyle ve insani-naif eleştirilerle dantel gibi işliyor. Sonuçta hikaye, tüm güzel masallarda olduğu gibi umudu kutsallaştırarak ve inançla mutlu sona ulaşıyor. 



Okuyucunun zihninde nefis ve tat bırakan ve çetin bir varoluşsal sorgulamalara iten bu müthiş kısa romanın yazarından da bahsetmek istiyorum. Şiir, öykü ve kısa roman türlerinde eserler veren Andrey Platonov'u ben bu romanıyla tanıdım. Aslında memleketi Rusya'da da hakettiği değere yeni yeni kavuşan bir yazar. Çünkü sosyalist ruhunu kaybetmemesine rağmen rejimdeki uygulamaları ironik bir dille eleştirdiği için Stalin tarafından yasaklanmış. Ekim Devrimi'nin ardından sosyalizmi, sosyalist toplumu ve bu toplumun ideal insan tipini inşa etmek için yola çıkan yönetim edebiyatı da bir araç olarak kullanmış. Sosyalizmin inşasına katkıda bulunan toplumsal gerçekçi büyük Rus yazarlarından biri de Gorki. Gorki'nin çağdaşı olan Platonov başta Stalin olmak üzere yönetimin büyük beğenisini toplamış. Hatta, 1925 yılında yayımlanan ve 1905 yılında Potemkin Zırhlıs’ındaki isyanı konu edinen Black Sea Revolt of 1905 kitabı Bolşevik Parti’nin resmi yayını ilan edilmiş. Ancak sosyalizmin gidişatını eleştiren, eksiklerini dile getiren yazılar kaleme alınca rejim düşmanı ilan edilerek aforoz edilmiş. Kitapları da uzun süre yasaklanmış. 

1951 yılında hayatını kaybeden Andrey Platonov'un çok karamsar, gizemli ve ilginç bir hayat hikayesi var. Stalin rejimle ters düştüğü için nefret ettiği Platonov'un edebiyatına hayranmış aynı zamanda. Bu nedenle diğer rejim muhalifleri gibi ona hayatı zindan etmemiş. Ama hırsını 15 yaşındaki oğlundan çıkarmış. Platonov'un oğlu rejim muhalifliği ve ajanlık suçlamalarıyla toplama kamplarına gönderilmiş ve orada hastalanmış. Oğlunun tedavisine yardıma giden Platonov da oğlundan kaptığı tüberküloz nedeniyle 52 yaşında hayatını kaybetmiş.Sovyetler Birliği yıkılınca da yasaklı kitapları yeniden okuyucuyla buluşmuş ve itibarı yeni yönetim tarafından iade edilmiş. Hatta 1981 yılında Sovyet astronom tarafından bulunan küçük bir gezegene, yazara saygı mahiyetinde "3620 Platonov" adı verilmiş.


Son olarak bu müthiş kitabı tavsiye etmekle birlikte yazarın diğer kitaplarını heyecanla okuyacağımı bildiririm.

4 Ocak 2012 Çarşamba

Az - Hakan Günday




Yeraltı edebiyatının sevilen yazarlarından Hakan Günday'ı ben ilk Ziyan romanıyla tanıdım. Fanatik okurları kızacak belki ama okuduğum bu ilk Günday kitabı üzerimde müthiş bir etki yaratmadı. Yine de sert- karmaşık dili, akıcı anlatımı ve derin baş karakteriyle "Oley yeni bir genç romancı keşfettim" hissi uyandırdı bende ve takibe aldım. Ziyan'la gerçekleşen tanışmanın ardından yazarın büyük beğeni toplayan Kinyas ve Kayra ya da Zargana, Azil, Piç Malafa romanlarından birini okumalıydım belki ama ben tersten başladım ve son romanı Az'ı okudum.

İlk olarak kitabın başında örümcek lekesiyle başlayan birkaç sayfalık hikayenin gerçekten şahane olduğunu söylemek istiyorum. Roman 11 yaşında hayatın acımazsızlığını çok sert bir biçimde yaşayarak erken büyümek zorunda kalan ilki kız Derdâ ve Derda’nın hayatların anlatıldığı iki ayrı bölümden oluşuyor. İlk bölümde sado mazoşizm, pornografi, uyuşturucu ve acımasız İslami tarikatların çemberinde merhametini ve saflığını yitiren kız çocuğunun hikayesi aktarılmış. Okuyucuyu yoran bir anlatımı olan ilk bölümdeki kahramanın yaşadığı ağır tecrübeler bende büyük bir etki yaratmadı. Aslında beklenen bu korkunç tecrübelerin ve akılalmaz şiddetin (bence biraz zorlama) insanı uykularını kaçıracak kadar etkileyici ve rahatsız edici olmasıydı ama bu durum en azından benim için geçerli olmadı. Hem karakter hem de olaylar bana çok sahici ve vurucu gelmedi. Açıkçası roman sadece bu karakaterden oluşsaydı çok daha olumsuz bir yorum yapabilirdim.


Özellikle Ziyan kitabından aklımda kalanlar olmasaydı kitabın bu kısmını Batılılar için yazılmış içinde doğunun ve doğulunun bütün kötülüklerinin -hem de aynı insanının başına gelen- anlatıldığı kuru bir hikaye olarak tanımlardım. Bu kısımda etkilendiğim tek bir cümle, anlatım ya da olay olmadı. Bu kısımdaki didaktik anlatım da beni hem zorladı hem de fazlasıyla rahatsız etti. Hakan Günday'ın Ziyan kitabında da var olan kendine has tarzıyla burada da karşılaşmam hoş bir seda bıraksa da konu bütünlüğü açısından özellikle bu ilk bölümde birşeyler eksik kaldı. Zira hikayenin özü popüler dizilerde olduğu gibi abartılı bir biçimde dallanıp budaklandı ve pek çok dal havada kaldı. Bu ilk hikaye korkarım Hakan Günday'ın da profesyonel yazarlığa başladığını gösteren ilk ipucu. Heyecanın ön planda tutulması, gerilimin düşdüğü yerlere bir parça daha klişe doğu meselesi serpilmesi, zorlama tesadüflerin peşpeşe sürüklenmesi bu yorumu yapmama neden oldu. Hakan Günday'ı iki romanını okuduğum için çok iyi tanıyor sayılmam bu yüzden ağır konuşmak istemiyorum ama ikinci bir Elif Şafak sendromunun izlerini görür gibi oldum. Umarım yanılırım.


Gelelim romanın ikinci bölümüne. Burada babası hapiste olan ve annesinin ölümüyle gerçek hayatın acımasızlığıyla başbaşa kalan Derda'nın yalnızlığını ve tutunma çabasını anlatılıyor. İlk satırlardan itibaren karakterler daha sahici hale gelmeye başlıyor, özellikle ergen erkekler arasındaki diyaloglar insanın içine işliyor ve hikaye de akıp gidiyor. Bu tecrübeden yola çıkarak yazarımızın erkek karakterlere çok daha güzel hayat verdiğini söyleyebiliriz. Erkek çocukların naifliğini, hayatın acımasızlığına yaptıkları saf-umutsuz yorumları hem okuyucuya daha net geçiyor hem de çok daha fazla merak ve yakınlık uyandırıyor. Örneğin kitabın yan karakterlerinden İsa isimli çocuğun kimseye anlatamadığı için hayatının akışını değiştiren define hikayesini ben çok merak ettim. Diğer yandan kitabın ilk iki sayfasında anlatılan hikayeyle birlikte kitabın yine şahane olarak nitelendirilebilecek ikinci bölümü ise 244-253 sayfaları arasındaki el yazısı ile yazılmış fantastik masal. Burada da gerçekten iyiki bu kitabı okumuşum dedirtecek kadar müthiş bir anlatım var. Bir de yüzümü güldüren ayrıntıyı vermek istiyorum. "Oğuz Türkleri" espirisine bayıldım. 

Bu bölümde beni rahatsız eden ise Oğuz Atay ve kutsal kitap (!) "Tutunamayanlar" adete romanın önemli bir karakteri gibi yer verilmesi. Sanki Oğuz Atay sevenlerin sempatisini kazanma ısrarı var gibi. Belki Tutunamayanlar'ın bir anda popüler olmasına ve okunmasına vesile olarak olumlu bir işlevi olabilir bu anlamsız zorlamanın. Ama bence ergen erkek çocuğunun yalnızlığını ve loser'lığını paylaşan ve hayatını anlamlandıran anonim bir yazar olarak kullanılsaydı daha iyi olurdu. Oğuz Atay'ın ismi hiç geçmeseydi ya da "ve korkuyu beklemek korkudan beterdi. Bir zamanlar birinin yazdığı gibi.." ile sınırlı kalsaydı bu  olayı şahane olurdu kanımca. Okuyucu kendi keşfederdi Oğuz Atay'ı böylece..

Derdaların tuhaf tesadüfler silsilesiyle karşılaşmaları, birbirlerine aşık olmaları, 40 yıl bir yastığa başkoyduktan sonra birlikte ölmeye karar vermelerinin anlatıldığı kitabın sonuç kısmı için ise fazla yoruma gerek yok. Kötü. Ama yine de bu romanı okumanızı tavsiye ederim, vakit kaybı olmaz.

Bu arada Hakan Günday, Az’la "Dünya Kitap Yılın Telif Kitabı Ödülü"nü kazandı.

Doğan Kitap'tan çıkan romanın arka kapak yazısı ise şöyle (Buradaki şiirsel anlatım, romanın genelinde yok): 

 ”sen de fark ettin mi? az dediğin, küçücük bir kelime. sadece a ve z. sadece iki harf. ama aralarında koca bir alfabe var. o alfabeyle yazılmış onbinlerce kelime ve yüzbinlerce cümle var. sana söylemek isteyip de yazamadığım sözler bile o iki harfin arasında. biri başlangıç, diğeri son. ama sanki birbirleri için yaratılmışlar. yan yana gelip de birlikte okunmak için. aralarındaki her harfi teker teker aşıp birbirlerine kavuşmuş gibiler. senin ve benim gibi.” “bir tarikat şeyhinin 11 yaşında oğluyla evlendirilen korucu kızı derdâ ile hapisteki bir gaspçının aynı yaştaki oğlu “mezarlık çocuğu” derda’nın bir mezarlıkta kesişen hayatlarının, bu iki çocuğu kırk yıl boyunca her tür şiddetle yontup birbirlerine hazırlayışının, (bütün anlamlarıyla) yazı’nın bu iki çocuğu birleştirmesinin hikâyesi. çocuk şiddeti, hayatın şiddeti, aşkın şiddeti, inancın şiddeti, hırsın şiddeti üzerine, a’dan z’ye şiddet üzerine, dilin ve yazının şiddetiyle bir roman…”



      29 Aralık 2011 Perşembe

      Erken Kaybedenler - Emrah Serbes


      Emrah Serbes, Türk edebiyatına heyecan katan Afili Filintalar'dan biri. Bu genç yazara büyük sempati duymamın en önemli sebebi Türk televizyon tarihinde belki henüz yayındayken kült olmuş tek yapım olan Behzat Ç. dizisinin senaryosunu yazıyor olması. Ben Emrah Serbes'i geçen yaz soğuk bira eşliğinde birbiri ardına izlediğim Behzat Ç. dizisinin ilk sezonu ile tanıdım. Anti kahramanı bol, gerçekçi-absürd anlatımı ve süper oyunculuklarıyla beni kendine bağlayan, bitmemesi için dua eder hale geldiğim dizi bölümlerini henüz tamamlamadan da yazarımızın ilk iki romanı Son Hafriyat ile Her Temas İz Bırakır kitaplarına başladım. Her ne kadar polisiye türüne yabancı olsam da akıcı, yalın anlatımı ve samimi karakterleri ile aklıma yer etti bu iki roman ve Emrah Serbes'i yakın takibe aldım. 

      Diğer Afili Filintalar'da olduğu gibi Emrah Serbes'in en başarılı olduğu alan bana göre 90'ların kederli, abuk ve komik atmosferini samimi, duygusal ve dönemin karman çormanlığına yakışır renkli bir dille anlatabilme gücü. Bunu yaparken de o dönemde çocuk olmanın verdiği saflığı koruyabilmiş olması. Yazıma konu olan yazarın son kitabı Erken Kaybedenler ise 8 erkek çocuk hikayesinden oluşuyor ve 141 sayfa. Birbirinden samimi bu hikayeler hem çok duygusal hem de çok komik. 90'ların taşrasında geçen bu hikayeler kadın-erkek bu dönemde çocuk olan herkese tatlı hatıralar anımsatıyor. Kooperatif apartmanlarında doğan ve çocukluğunu sokaklarda oyun oynayarak geçiren son nesil olduğumuz için belki de o dönemin anlatılması çok etkileyici.



      Ergen erkek hikayeleri edebiyatımızda çok fazla işlenmeyen bir konu. Hele hayata baştan kabullenilmiş bir kaybeden olarak başlayan ve başından geçen tüm olumsuzlukları hayatın sonu olarak algılayan,saf ve kötümser yani Küçük Emrah misali erkek çocuklar belki hiç anlatılmadı. Yapayalnız kalmış; hiçbir zaman arkadaş grubunun lideri, özenileni ya da sevilmeyen kötüsü olarak bile dikkat çekememiş duygusal erkek çocuklarının yaşadıkları insanı gerçekten duygulandırıyor. Bu noktada beni en çok etkileyen şu diyaloğu aktarmak istiyorum, spoiler uyarısıyla. Aşkına karşılık bulamayan ergenin babasıyla konuşması : 

      - Apartmanın girişindeki lambayı sen mi kırdın Bülent?
      ....
      - Lamba senden değerli mi evladım, lambanın amına koyayım lamba kim?
      - Beni görünce yanmıyordu baba.
      - Nasıl ya?
      - Görmezden geliyordu, yanmıyordu. Kaç sefer yok saydı beni..

      Çok uzatmadan Erken Kaybedenler kitabını tavsiye ediyorum çünkü herkesin altı çizili bir biçimde "en" olmak için birbirini yediği anlamsız hayat mücadelesinde baştan kaybeden olan çocukların saf-aptal hikayeleri insanın içini açıyor. Belki bir edebiyat harikası değil ama trende, otobüste, metroda, vapurda hayatımızdan çalınan zamanı en eğlenceli şekilde değerlendirebileceğimiz bir kitap Erken Kaybedenler. Zira, akıcı dili ve birbirinden renkli karakterleri ile bir çırpıda okunuyor ve insanı yormuyor.



      14 Kasım 2011 Pazartesi

      Milena'ya Mektuplar - Franz Kafka



      Franz Kafka, varlığımı anlamlandırma çabalarıma ortaklık eden, hayattaki kasveti en iyi tanımlayan ve hatta sevdiren çok özel birkaç yazardan biri. Herkes roman okurken kendini roman kahramanlarından birinin yerine koyar ya, ben bazen kendimi yazarın yerine koyarım. Onun ruh halini, anlatmak istediklerini, hayatla ve kendisiyle kavgasını, rüyalarını, korkularını onun gözünden anlamaya çalışırım. Bu çok nadiren olur ve şahane bir duygudur. Bunu hissettiğim birkaç yazar da tanıdığım pek çok insandan daha yakındır bana. Kafka da bu gizli dostlarımdan biri. Kafka "Ne yazsa okurum, alışveriş listesi bile" dediklerimden. Ancak bu yazıya konu olan kitabı uzun zamandır kütüphanemin bir köşesinde durmasına rağmen bir türlü elime alamıyordum. Belki özel hayatın mahremiyetine ilişkin sorgulamalarımdan ötürü, belki de okuduklarım nedeniyle yazarla arama mesafe koyma ihtimalden duyduğum korku. Sonuçta bu bir roman ya da deneme ya da ona benzer birşey değil. Kafka'nın bir dönem aşık olduğu kadına yazdığı mektuplar.
      Ancak geçen hafta bu korkularımı yendim ve kitabı Kafka'nın da bayıldığı bir atmosferde kasvetli, yağmurlu, karanlık, depresif ve güneşin yüzünü hiç göstermediği birkaç Antwerpen gününde bitirdim. Kitabın konusu arka kapakta da özetlendiği üzere, Kafka'nın Prag'da bir arkadaş ortamında tanıştığı ve sonra da öykülerini Almanca'dan Çekçe'ye çevirmesini istediği gazeteci Milena Jesenská ile 5 yıl süren ve ümitsiz bir mektup aşkına dönüşen ilişkisi. Biz bu ilişkiyi Kafka'nın Milena'ya bu süreç içinde yazdığı mektuplardan takip ediyoruz. Kitap sadece Kafka'nın Milena'ya yazdığı mektupları içerdiğinden Milena'nın Kafka'ya verdiği karşılıklar hayal gücümüze bırakılmış. 



      Kitap Kafka'nın bazıları roman kıvanımda yazılmış mektuplarından oluşuyor ve romanlarına nazaran çok daha kolay okunuyor. Ve romanları kadar akıcı. Milena'ya Mektuplar, okumaya değer çünkü ilk olarak sadece 3 kez yüzyüze görüşen iki kişinin nasıl olup da birbirlerine bu denli aşık olabileceklerini göstermesi açısından çok güzel. İkincisi, 41 yaşında veremden ölen Kafka'nın hayatının son birkaç yılında neler yaşadığını ve ruh halini göstermesi açısından çok güzel. Kafka'nın Milena'dan çok tahmin edilebileceği gibi kendini yiyip bitirmesine neden olan aşk duygusuna ve onun imkansızlığına aşık olduğunu göstermesi açısından güzel. Gizemli yazarın romanlarında çokça tanık olduğumuz ümitsizliğini, takıntılarını, çoğunu kendi kendine yarattığı çaresizliklerini, tıkanışlarını,dünyaya yabancılığını, hayatı boyunca çalıştığı ve nefret ettiği sigorta şirketinde yaşadıkları, odasının penceresinden gördükleri, depresif hallerini, kırık küçük umutlarını, kendiyle mücadelesini, ölümcül hastalığına bakış açısını, döneminin yazar çizerleri hakkındaki düşüncelerini, kadınlarla olan sorunlu ilişkilerini, kendisini sosyalleşmeye zorlayan; insanlarla ilişki kurma konusundaki beceriksizliğini ortaya koyan durumlara duyduğu nefreti, asosyalliğini, bencilliğini, kibarlığını, kendine olan güvensizliğini, kıskançlıklarını, küçük bir sinek hakkında düşündüklerini, aşık olunca çevirebileceği entirikaları, bir kadının tek bir sözüyle dünyanın en mutlu insanı olabilme saflığını, bir kadınla normal bir ilişki yaşayamayacağına ilişkin farkındalığını ve onu müthiş bir yazar yapan depresif, anlamsız garip, saçma hatta saçma sapan şahane takıntılarını ve kendi kendini mahkum ettiği güzelim (çekilmez) yalnızlığını göstermesi açısından okumaya değer. 

      Son söz olarak, Mileya'ya Mektuplar'ı, Kafka'yı gerçekten çok seviyorsanız ve romanları yetmedi bir de mektuplarından onu daha iyi tanımak istiyorum ve ona müthiş romanlar yazdıran sefil hayatının ayrıntılarını bilmek istiyorum diyorsanız mutlaka okuyun. 

      9 Kasım 2011 Çarşamba

      Norwegian Wood - Haruki Murakami



      Uzun bir süredir buraya yazmamamın sebebi hem eskisi kadar çok roman okuyamamamdan hem de okuduklarımın bana birkaç satır yorum yazacak şevki vermemesindendir. Norwegian Wood romanı verdiğim bu uzun arayı sonlandırmama sebep olan kitap. Baştan söyleyeyim dün bitirdiğim bu romanı çok beğendiğim için ya da zihnimde büyük bir yer ettiği için yazmıyorum. Bu roman akıcılığıyla bana yeniden düzenli roman okuma heyecanını yaşattığı için ve uzun bir aradan sonra keyifle İngilizce roman okuma şevkini verdiği için yazıyorum. 


      Sözkonusu kitabın yazarı Haruki Murakami, Japonya'nın 20. yüzyıldaki en önemli romancıları arasında gösteriliyor ve başta ABD olmak üzere Türkiye de dahil pek çok ülkede geniş bir okuyucu kitlesine sahip. Ben Haruki Murakami'yle Norwegian Wood'la (Türkçe çevirisi "İmkansızın Şarkısı" ismiyle yayımlanmış) tanıştım. Bir yazarı tek bir romanıyla betimlemek belki yanlış ama ben Murakami ile ilgili ilk izlenimimi paylaşmak istiyorum. 1960'ların fonunda tutunamayan bir ergenin romanı olarak özetlenebilecek bu kitapta, yazarın basit, yalın bir dili var. Anlatımı sakin ve akıcı. Belki romanda geçen mekanları ve karakterleri ayrıntılarıyla betimlediğinden, belki bu akıp giden dilinden ötürü romanın içine girmek hiç de zor olmuyor. Ayrıca romana eşlik eden şarkılar, roman kahramanının sevdiği romanlar, sigaralar, yemekler, içkiler, çaylar ve yine şarkılar romanın geçtiği döneme daha kolay adapte olmanızı sağlıyor. 

      Murakami, roman içinde, takıntılı olduğu bazı şarkıları ve bazı kitapları ısrarla belirtiyor. Bu da bende yine takıntılı bir romancıyla karşı karşıya kaldığım izlenimi uyandırdı. Aynı şarkı ve kitaplarla başka romanlarında da karşılaşacağımı hissediyorum. Bu bir yandan çok güzel bir his. Çünkü ben bazı romanlarda sırf romanın fon müziği olsun diye aranıp taranıp yapay biçimde romana eklemlenmiş şarkı ya da yazarlara karşılaştığımda rahatsız oluyorum. Ve bu romandaki samimiyeti alıp götürüyor. Romanla ilgili yorumlara göre, Murakami bu romanda kendi otobiyografisini yazdığı ve kendini tekrarladığı iddiasıyla özellikle Japon okuyucuları tarafından eleştirilmiş. Henüz başka bir kitabını okumadığım için bu konuda bir yorum yapamam ama ben de romanı okurken ergen kahramanımızın Murakami'nin kendisi olduğunu düşündüm. Bu kitap beni yazarın diğer romanlarını da okumam konusunda cesaretlendirdi. Bana göre en mühim katkısı bu oldu. Ben genellikle yeni keşfettiğim romancıların kitaplarını sırayla okumam Murakami'nin okumayı planladığım ikinci romanı sadece isminden ötürü "Kafka on the Shore". Yazarın ayrıca oldukça renkli bir web sitesi var, hem kitaplarıyla ilgili ayrıntılı bilgiye ulaşmak hem de yazarı tanımak istiyorsanız bu eğlenceli siteye buradan ulaşabilirsiniz.


      Gelelim Norwegian Wood'a. Romanın konusu özetle, 1960'ların fonunda Tokyo'da bir üniversite yatakhanesinde ailesinden uzak yaşayan kitaplarla arası çok iyi olan biraz asosyal biraz özgüven yoksunu kendini bir loser olarak gören Toru Watanabe isimli bir üniversite öğrencisinin hikayesi. Romanda, Watanabe'nin gözünden intihar etmiş olan tek arkadaşının psikolojik sorunları olan kız arkadaşı ile üniversitede tanıştığı özgür ruhlu diğer bir kız arasında kalışı ve aşk üçgeni anlatılıyor. Roman kahramanı müziğe, edebiyata, içmeye meraklı kendine sık sık acıyan, depresif ve yalnız bir genç erkek. 60'ların Tokyosunu, gençlerin cinsel özgürlük arayışını, üniversite olaylarını, düşük yoğunluklu kapitalizm eleştirilerini ve sıkışmış Japon gençliğini her şeye uzaktan bakan roman kahramanın gözünden izlemek benim için çok keyifli oldu. Bir de genç insanların ölümle yüzleşmeleri, yaşadıkları pişmanlıklar, suçluluk duyguları, aşk acısı, kendilerini dünyanın merkezinde görüp her duyguyu sonunu kadar yaşamaları ve bunalımlarıyla ergen halleri gerçekçi bir biçimde aktarılmış. Kitabın gizli kahramanı ise Watanabe'nin elinden düşürmediği Amerikan rüyası düşüncesine karşı yazılan F. Scott Fitzgerald'ın The Great Gatsby romanı. 

      Bu arada kitabın filmi de 2010 yılında çekilmiş. Henüz izlemedim ama okuduğuma göre filmi kitaptan daha çok beğenenlerin sayısı bir hayli fazla. Anh Hung Tran'ın yönetmenliğini yaptığı film imdb'de 10 üzerinden 6.5 puan almış. Son söz olarak bence kitap hayatınızda yeni bir sayfa açmayacak ya da zihninizde derin bir iz bırakmayacak olsa da okunmaya değer..